Hoşgeldiniz! Kontrol panelinize erişmek için;
Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Bugün;
17.12.2017 20:42:08

Yazılar Arşivinde Arayın:

Forex Danışmanlık Hizmeti / 5.3.2016 15:24:11 / Forex Teknik Danışmanlık Hizmeti www.gurkanfx.com sitesinde faaliyete geçmiştir. | Bilgi Paylaşım Platformu / 31.1.2013 17:23:53 / Üye olarak düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. |

Tamer UYSAL Adlı Yazarın Sayfası | Kullanıcı Adı: Tamer UYSAL

CHP ve Sol



CHP 9 Eylül 1923’te kurulmuş bir partidir. Kurtuluş Savaşı’nda mücadele vermiş, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin bir devamıdır.

Bu anlamda, Sivas Kongresi partinin ilk kurultayı olarak kabul edilebilir. Önce Halk Fırkası daha sonra bugünkü adıyla 27 yıl tek parti olarak, 1950’den 1960’a kadar ana muhalefet partisi olarak 10 yıl bu ülkenin siyasi yaşamında rol oynamıştır. Partiyi kuranlar devletin de kurucusu olan kadrolardı. Asker ve aydın kesimdi.
Partinin amblemi olan 6 ok partinin de ilkelerini belirler.
CHP bugünkü siyaset dünyasının anladığı anlamda bir kadro partisi değildir ama kitle partisi de değildir. Bir yarı kadro partisi görünümündedir.
Bilindiği gibi kadro partileri, daha çok milletvekili çıkarma çabası duyan, iktidarı milletvekillerine tanıyan zümre partileridir. Üyeleri arasındaki ilişkiler menfaat ve paraya dayanır. Örgüt disiplinleri zayıf, lider ve kurucuları sadece işadamı, tüccar gibi varlıklı kesimden oluşan elittir.
Oysa kitle partileri bu kesimler karşısında devletin ve halkın çıkarlarını korur. Akılcı, rasyonel, somut konulara ve sorunlara dönük siyaset yapar. Çatışma yerine tartışma, bölünme yerine birlik ve beraberlik ile katılım gibi ilkeleri esas alır.
Türkiye’nin üst yapı kurumlarında nitelikleştirme olmayışının doğurduğu toplumsal koşulların etkisiyle doğal olarak karşı fikre tahammülsüzlük oranı yüksektir. Genel kabul gören ama toplumun çıkarına olan alanlarda, sosyal sorunlara dönük, farklılıkları azaltan, işbölümü ve fırsat eşitliği yaratan, insancıl ve sağlıklı söylemler geliştirilmelidir.
Çokluğun her zaman demokrasi olmadığını da değerlendirmek gerekir. Meşruluk halk egemenliğine dayanmak demek olmalıdır.
Doktriner partiler siyasal evrim sürecini aşamazlar. Bu iddiada olan CHP’de de bu gelişim süreci aşılamadı. Bugünkü siyasal yapı devrimci, ilerici ve katılımcı değildir. Günümüzün Türkiye’deki popüler particiliği gibi belirli bir yapı tanımlanmaktadır.
CHP’nin tek parti dönemindeki rolü tıpkı Meksika Devrimci Kurumlar Partisi gibi, genç Afrika cumhuriyetlerinde olduğu gibi bir dönem ülkede modernleştirici nitelik taşımaktaydı. Ancak bu rol daha sonra değişmiştir. Atatürkçülük bir evrim geçirmiştir.
Mustafa Kemal’den sonraki CHP 1960’larda Demokrat Parti karşısında yükselen bir hareketlilik ve geniş yığınları içinde taşıyan bir toplumsal muhalefetliğe soyundu. Özellikle ordu içindeki genç subaylar ve kurtuluş savaşına dayanan bir geçmişin izlerini CHP’de arayan ve heyecan duyan üniversiteli gençliğin buluşma ve kaynaşma noktasıydı. 1960’lardaki sol ve sosyalist görüşlerin şekillenmesinde ve oluşan tabanda kurumsal olarak CHP’nin de kısmen rolü olacaktır.
Efsanevi kurucu ve önderlerini daha başta kaybetmiş olması ve ardından toplumun iç dinamiklerine açılamaması nedeniyle büyük kitlelere ulaşamayan TKP ile 1960’larda özellikle köy ve kırsal tabanlı TİP’in kuruluşuyla gelişen muhalefet çizgisi arasında birçok denemeye rağmen CHP geniş yığınları yakalamasını bilmiştir.
Fakat CHP içinde burjuvazinin temel unsurlarıyla emeği temsil eden kesimler içiçeydi. Bu yüzden taban içinde bir iktidar kavgası partinin iktidar ve özellikle muhalefet rolünü oynaması öncesinde de yaşanıyordu. Yani partinin karman çorman yapısı daha başlarda göze çarpıyordu. Bu bütün sosyal demokrat partilerde yaşanan süreçti. Ancak CHP’de işçi ve köylüleri temsil eden tavandan çok orta sınıfların özellikle de küçük burjuvazinin ve devletin bürokratik yapıları içinde yeralmış unsurların ağırlığı sözkonusuydu.
Sosyalistleşme sürecinde yaşanan önderlik kavgası ise CHP’de yine daha baştan fikir olarak tam merkezinde ortaya çıkmaktaydı. Yani bir yandan liberal burjuvazi ile öte yandan işçi köylü hareketi önderlik kavgası sürdürüyordu. Ancak CHP’de emekçi kitleler açısından hiçbir gelişme yaşanmamaktaydı. CHP’de burjuva kitle partisinden sınıf partisine geçiş kararı henüz verilememişti.
Çünkü 1960’lara kadar Türkiye’de böylesi bir hareket ne vardı ne de söz konusu olabilirdi. Varolma çabası gösterenler ise daha başlangıç noktasında Kemalizm tarafından ezildiler. Daha sonraki özellikle resmi partileşme çalışmaları ise hep cılız ve ilgisizlikle başbaşa kaldı ve tarih içinde silinip gittiler.
Kemalistler daha baştan sol ve komünist hareketler üzerinde hem ideolojik etki hem de hegemonya kurmuşlardı. Bu yüzden ciddi bir muhalefetle karşılaşmadı. Muhalefetin doğduğu yıllar 1960’lı yıllardır. 1950’li yıllarda ise Amerika ile işbirliği içine giren DP iktidarına ve eski TKP’li ve TİP’li aydınların, özellikle gençliğin ve işçilerin ilerici kesiminin üzerindeki etkisiyle Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya gibi öğrenci gençlik önderliğinde toplumsal muhalefet giderek “Milli Demokratik Devrim” tezi teorisyeni Mihri Belli’nin çağrılarına rağmen burjuvazinin merkezine kayan CHP’nin tutumuna da yönelecektir.
CHP’ye karşı artan muhalefetin nedeni açıkça parti içindeki antiemperyalist unsurların varlığına rağmen işbirlikçi diye nitelendirilebilecek kesimlerin de ortaya çıkmasıydı. CHP’ye karşı muhalefetin daha başta ileri gidememesinin nedeni ise o ana kadar proleter sosyalist bir partinin olmayışına bağlanabilirdi.
Gençlik önce TKP çizgisindeki Milli Demokratik Devrim öngörüsüne sarıldı. Buna göre sivil-askeri bir zümre ile “ilerici ordu” biraraya gelebilir, toplumsal muhalefet geliştirilebilir hatta işçi-köylü temeline dayanan bir iktidar da kurulabilirdi. Ancak umulan olmadı. Ne MDD’nin solda ilerici ordu illizyonu ne de Doğan Avcıoğlu’nun liderliğinde aydınların kemalizmin yozlaştırılmasına tepki olarak ortaya attıkları “çalışanların partisi” projesi tutmadı.
Sol ve sosyalist kesim politik önderlerini, örgüt ve ideolojik çizgisini bulmuştu. Kemalizme ve CHP’ye karşı ilk ciddi ve radikal eleştiriler gelmeye başladı. Örneğin Mahir Çayan şöyle diyordu: “Feodal komprador devlet mekanizması parçalanmış, yerine tek parti yönetimi altında küçük burjuvazinin diktatörlüğü egemen kılınmıştır”. Köylülük ve kır etkinleri çerçevesinde büyüyen radikal solun bir diğer temsilcisi İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalist iktidar hakkındaki görüşleri ise Çayan’dan pek farklı değildi, Kaypakkaya’da: “Kemalist diktatörlük işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri faşist bir diktatörlüktür” diyordu.
Gençlik en başta bağımsızlık ve bunun için milli kurtuluşun önemine ve bilincine varmıştı. 1960’lı yıllarla büyüyen antiemperyalist gençlik mücadelesi, ilk defa “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganını kullanarak alanlara çıkıyor, aynı içerikteki MDD teziyle mücadelesine dayanak noktası yapıyor ve taktik ile eylemlerinde kullanıyordu. Kemalizmin milli kurtuluşçu ve laik yanı öğrenci gençliğin eylem perspektifini iyi karakterize ediyordu. Gençlik ve aydınlar 5 yönlü bir demokratik savaş yürütmeyi amaçlıyordu: Tam bağımsızlık, düşünceye ve inanca özgürlük, eşitlik, işçi ve köylüye öncelik, toprak reformu gibi.
Solcu ve sosyalist öğrenciler üniversitelerdeki sosyal demokrat ve kemalist öğrencilerle de bu perspektifte birarada yürüyor fakat gerici unsurlarıyla mücadele etmekten geri durmuyorlardı. Başını Deniz Gezmiş’in çektiği Devrimci Öğrenciler Birliği DÖB’ün organize ettiği 29 Ekim 1968’deki “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” siyasal iktidarın engeliyle karşılaşıyordu. Buna karşılık DÖB lideri Deniz Gezmiş “antiemperyalist mücadele verilirken gençliğin politik partilerden bağımsız olmak zorunda” olduğunun altını çiziyordu.
Aynı yıllar bütün dünyada geniş kitlelerin katılımında benzer toplumsal olaylar yaşanmaktayken Türkiye’nin buna kayıtsız kalması beklenemezdi. Üstelik Türkiye’de geçmişten devralınan milli kurtuluşçu bir çizgi vardı. Bütün dünyada burjuva devrimlerden sonra gelişen modernizmin ulus-devlet ilkesinin etkisi altında kapitalizmin ortaya çıkarttığı sınıflı topluma karşı mücadele geleneği yaratılmıştı. Gençlik eylemlerinde Kemalizmin bağımsızlıkçı yönü ön plana çıkartılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk 1923’teki İktisat Kongresi’nde “siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle sağlamlaştırılmadıkça husule gelen zaferler payidar olmaz, az zamanda söner” diyordu. Buradan çıkışla devlet eliyle kalkınma yoluna gidildi. Ulusal burjuvazi yaratıldı. Tabi işçi sınıfı da bu toplumsal değişmenin içinde yer alarak ortaya çıkan çelişkilerin sonucunda zıddı olarak gelişti, büyüdü. M.Kemal’in şu sözleri hiç unutulmuyordu:
“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören doktrin izleyen insanlarız”.
Özellikle üniversiteli gençliğin sol kanadının içinde bulunduğu kesimde M.Kemal’in emanet ettiği bağımsızlık ve cumhuriyete sahip çıkmak, emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı mücadele etmek yönünde bilinç gelişiyordu. Ancak kemalist devrim ve uygulamalarına karşı gençlik içinde daha radikal görüşlerde ortaya çıkmaya başlıyordu. İbrahim Kaypakkaya bunun nedeni olarak , Kemalist devrimle komprador büyük burjuvazi ile feodal ağaların orta sınıfları giderek yedeğine almalarını gösteriyordu. Kurtuluş savaşından sonra komünistlerin görevi kemalist iktidarı devirip işçi-köylü ittifakına dayanan bir iktidar kurmaktır.
Yani 1960’lar ve 70’ler Sovyet, Çin, Latin Amerikan solculuğunun savunulduğu yıllar olmuştur. Küçük burjuvazinin paternalist anlayışı ile büyük burjuvazi parlamenterizmi arasında yoksul ve emekçi kitlelerin politik hareketi gelişimini tam olarak sürdüremedi. CHP’nin durumu ise bu güçlerin hegemonyası altında liderlikle kararsızlık gelgitleriyle sürüp gitmektedir.
CHP’ye egemen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği iktidarı ele geçirdikten sonra 27 Mayıs hareketi içinde önemli bir rol oynayan orta burjuvaziyi de birden karşısına almayı doğru bulmamıştır. Orta burjuvazinin 27 Mayıs Anayasası’na da giren bazı sınırlı demokrasi istemlerini bu nedenle kabul etmiştir.
1950’de iktidardan düşen komprador burjuvazi ile toprak ağaları kliğinin en baş temsilcisi DP ise kendisine de yönelen faşist baskılar karşısında “demokrasi” havariliğine çıkmış, orta burjuvazinin ve gençliğin bu yönde katılımını bir kaldıraç gibi kullanarak 1960’da iktidarı yeniden almıştır.
İşte gençlik bu oluşumu iyi gördü. 27 Mayıs hareketine önderlik eden ve sonunda iktidarı ele geçiren sınıf CHP’ye egemen olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliğidir. Orta burjuvazi ise onun peşinde yedek güç olarak kalmıştır. Örneğin Kaypakkaya’nın 27 Mayıs Cuntasını değerlendirmesine göre DP Amerikancı, CHP ise Almancı komprador burjuvazi ve toprak ağalarının işbirliğini temsil etmekteydi.
Yarı sömürge ülkelerde burjuva parlamentosu, şekilcilik ve göz boyama aracı, formalite bir meşrulaştırma biçimiydi. Yarı bağımlı, yarı sömürge komprador ekonomisi işçinin, köylünün, küçük kentli burjuvazisinin, küçük memurların baskı altında tutulduğu, ezildiği, susturulduğu ve şiddet, zindan, ağa zulmü her türlü yasaklar altında inim inim inletildiği bir düzendi.
Kısaca işte böyleydi toplumun muhalif, ilerici ve yoksul kesimlerinin gözünde egemen devlet anlayışı... Daha sonraki dayatmalar ise hep revizyonist, reformist ve küçük burjuva oportünizmi olarak görülmüştür.
CHP tek parti döneminde programı Batıdan, değişik ideolojilerden etkilenme, bir sentez dönemiydi. Mesela devletçilik ilkesi batılı uygulamalardan etkilenmeydi. Bugün özelleştirmeyi savunmaktadır. Parti programına bakıldığında görülebilir.
1946-1960 dönemine bakıldığında CHP’nin dışında DP’nin de Atatürkçülükle bağlantı kurma çabaları vardır. Ancak bu uygulamalar çoğu zaman Atatürkçülük karşıtı gerici ve popülist karakter taşımaktadır. Düşünce deformasyona uğratılmıştır.
1960-1971 arasında Atatürk devrimlerine sahip çıkma zorunluluğu duyulmuşsa da bir ortanın solu sloganı tutturularak sosyal tabanı değiştirme yönünde uygulamalara girişilmiştir. Gelinen durumda da farklı gruplar farklı yorumlarla Atatürk’e izafe etmeye çalışmışlardır.
Rustow’un deyişiyle kemalist temel hedefler bugün güçlü bir savunmaya muhtaçtır. Kalabalık ve gürültülü bir siyaset sahnesinde çözüm ile yeni tekniklere ihtiyaç vardır.
Artık sistem ile özellikle yeni dünya düzeni ve batı emperyalizmi karşısında kemalizmin güncel tutumuyla bir yere varmak zordur. Aslında bugün bayraktarlığı yapan kesimler de toplumun en tutucu, kastlaşmış ve değişime direnen kesimleri olup çıkmıştır. Bu günkü haliyle sekülerizmde ısrarcı olan tiplerin çoğu dünyanın sömürgeci ve kapitalist güçlerinin yanında yeralmak istemektedir.
Kişilerin siyasete yaklaşımlarına ve siyasete girişleriyle siyasal partilerde yer alış amaçlarına bakıldığında çeşitli kriterler görmek mümkündür. Bunlar, etkilenme, ideolojik bağlılık, kişisel, mesleki ilerleme hırsı ile beklentiler ve bireysel itilerdir. Bu açılardan bakıldığında da bir kitle partisi olan CHP’nin ilkelerine ve parti disipline ciddiyetle eğilmesi beklenir.
Katı olmamakla birlikte halkçı ideolojiye bağlılık, parti içinde örgütsel sululuk gösteren ve kafa değiştiren tipler yerine devrimci, yenilikçi zinde güçlere yer verme, örgütsel disiplinci, elitist değil çok sayıda aktif katılımcı, kadrocu olmayan, tartışan çoğunlukçu ve demokrat bir ilkelilik yapısına kavuşturulmalıdır.
Bilindiği gibi geleneksel toplumlar duygusal ve ideolojik çevre içinde gelişir. Doğal olarak tartışmalar da ödünsüz ve katı olabilir. Ancak ideoloji sadece kişilerin, grupların üzerine kurulduğunda daha da katılaşıp despotlaşabilir. Parti içinde demokrasiden sözedilmek isteniyorsa o zaman üyeler ve parti yönetiminde eşitlik, katılım, halka açık denetim, tartışma ve doğruyu bulma gibi kriterleri öne almak gereklidir.
CHP’nin kadro partisi yapısı ikinci dünya savaşı yıllarına kadar sürdü. 22 yıl yani 1945’e kadar. 1960’larda toplumsal yapı değişmekle birlikte siyasal yapıyla çelişmeye başlamıştı. Birbirine benzeyen partiler Türkiye siyasetine egemen oldu.
CHP eğer bugün halka dayalı bir parti olma iddiasını sürdürmek istiyorsa hem bu kriterleri hem de yapısında bulundurulması gereken kesimleri aramalıdır. Aydın, emekçi, işçi, köylü’den oluşturulacak bir taban bu...Ve bu tabana seslenecek bir söylem geliştirmelidir. Şeyhlerin eteklerine yapışmamalıdır.
CHP’nin batıcılığı ise Jöntürk batıcılığına ve pozitivizmine dayandırılan bir batıcılıktı. Bu anlamda Comte ve Durkheim’in Jöntürk pozitivizmi, bilimsellik, ve ilerleme hem Atatürk’ün hem de CHP’nin resmi söylemi olmuştu. Siyasi konjenktür değiştikçe partinin karakteri de değişiyor.
Pozitivizmin hristiyanlıktan kopuş, halkçılık sürekli ilerleme yani terakki, inkilapçılık gibi ilkeleri kemalizmide etkilemişti. Zaten Kemal Tahir’in Şeyh Edebali’nin denen metni asıl kaleme alan kişi olduğu iddiaları da daha sonra dile getirilmişti. Devlet Ana romanından yola çıkılarak tarihçi-romancı tarzıyla yazan Kemal Tahir’den etkilenme olabileceği bile söylenmişti. Kemal Tahir’in marksist olmadığı ATÜT kavramını sık sık işlediği vs. medyada tartışılan konulardan biri olacaktır.
Yeri gelmişken burada Kemal Tahir’in devletçilik anlayışının Osmanlı-Selçuklu-İslam köküne dönmek olarak dile getirildiğini de söyleyelim.
Marx, Eski Roma’dan Hindistan ve Çin’e kadar bütün Asya’da uygulanan üretim yapılarını incelemiş, Avrupa dışındaki kimi toplumlarda kimi yer ve zamanlarda uygulanan üretim ve mülkiyet ilişkilerini, tarzlarını tanımlandırmıştı.
İç dinamikler incelendiğinde feodal beylerle merkezi devletin toprak mülkiyeti iktidar kavgasıdır da... Mülkiyetin devlete ait olduğu toplumlarda toplumsal yapının ve kentlerin daha çabuk geliştiğini, altyapıların devlet tarafından meydana getirilmesi nedeniyle de meta üretiminin arttığını ve kır-kent bağının güçlendiğini ortaya koymuştur, Marx.
Marx’ın vardığı sonuç toplumun alt yapısının yani ekonomisinin üretim ilişkileri tarafından belirleniyor olduğunu ortaya koymasıydı. Üretim üretim tekniğini, üretim tekniği üretimin biçimini, üretim biçimi de sosyal yapıyı belirlemekteydi.
Osmanlı Toplumunun da Asya’daki toplumsal kuruluşların özelliklerini yansıttığı biliniyor. 15. yüzyıl sonu ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’da toprakta mülkiyet devlete aitti. Bu topraklara devlete ait anlamında da “miri” topraklar denirdi. Bu dönem İkinci Mehmet yani Fatih dönemine denk gelmektedir.
1960’lı yıllarda MDD çizgisinde ve YÖN hareketi içinde yeralıp YÖN Bildirisi’ne imza koymuş bazı sol aydınlar marksist olmayan kalkınma modellerini öne sürmek ve sosyalist olmayan unsurlardan çözüm bekleyen tutumlarından dolayı eleştirilmiştir. Deniz Baykal’ın söylemi çerçevesinde gündeme taşınıp dile getirilen tartışma kısmen Kemal Tahir’in bu tutumudur. Yani Osmanlı’nın sadece bir tarihsel dönemine bakıp Osmanlı’nın “sol” olduğunu açıklamak...
Son günlerde bu konularla ilgili tartışmalar son hızda aldı başını gidiyor. Politik çevrelerdeki bu tartışmalara edebiyat çevresi de katıldı. Özellikle de Kemal Tahir ve İdris Küçükömer adını anarak yapıyorlar bu tartışmaları. Şimdilik “en azından bu da yeter” demek geliyor içimizden...
Başta Nazım Hikmet ve Kemal Tahir olmak üzere sol aydınların neredeyse tümünü bütün yönleriyle sorgulamadan sağa maletme hastalığı başladı. Bu da “Muhafazakar Demokrat !”ların yeni bir taktiği olsa gerek...
Yapılan eleştirilerde marksizmin batılı olup olmadığı tartışılıyor. Marks, Engels’le ve Lenin’le birlikte dünya enternasyonalist işçi ve komünist hareketinin üç önemli isminden biriydi. Elbette felsefesinin bilimsel temelleri Alman filozofu Hegel’e ama ondan da önceleri Eski Yunan düşünürlerine kadar iniyordu. Klasik İngiliz İktisadı’nın teorisine ve Fransız soluna dayanacaktır. Lenin’e göre hareketin başı diyalektik materyalizm teorisiydi. Marksizm devrimciliğin ilmidir. Marks’ta sistemin merkezine “ekonomi politik” oturtulmuştu. Marks” insanlık tarihi sınıfların savaşımlarının tarihidir” diyordu. Lenin ise marksist görüşü pratik alanda geliştirip proletarya diktatörlüğü aşamasına geçmeyi marksistlik olarak değerlendiriyordu.
Lenin’e göre pratik bilgi hem evrensel hem de gerçeklikle içiçe olduğundan teoriden daha üstündü. Bir bilim haline geldiğine göre sosyalizmin bir bilim gibi ele alınması yani öğrenilmesi gerekirdi. Engels’in bu görüşü ise bilimin ne bir ulusa ne de bir coğrafyaya izafe edilemeyeceğini göstermektedir. 1970’lerin konusu da Kemal Tahir’in yaklaşımlarının çelişkili ve bilimsel olmadığı yönündeydi.
Bizim amacımız da yazının bu kısmında tam anlamıyla sadece Baykal’ın görüşlerinin kökenine inmek değil. Bir tartışmayı varolan gerçeklikler ve objektif kriterleri ışığında doğru zemine oturtabilmekti. CHP’nin kısmen 1999 seçimleri sonrası başlatılan yeniden yapılanma çalışmaları sırasında yaşananları hatırlatmak da istedik. Öteden beri Türkiye solunun sahiplendiği ortak mülkiyeti savunan Simavna Kadısı İsrail’in oğlu Şeyh Bedrettin’e karşılık ahi örgütünün kurucusu Şeyh Edebali’nin devletten önce insanı öne çıkaran yaklaşımının CHP Genel Başkanı tarafından dile getirilmesi “CHP sağa mı kayıyor” tartışmalarını alevlendirmişti. Devlet ile birey ekseninde tartışmalar hep yapılageldi. Ama insanın insanla-doğayla ilişkilerini etraflıca ayakları üstüne oturtan toplumcu düşünce gerçekte yine solculuk olmuştur. Sömürünün ilk adımı emekte başlıyor, çok uluslu tekellerde bitiyor. Birey ve devlet bunun neresinde; hepsinde... Marks, teori yığınlara aktığında maddi güç olacaktır diyordu. Bu anlamda düşünce insanın beyninin içinde durmasıyla bir şey ifade etmiyor, bireyci, faydacı ve pragmatik olmaktan öte insanlığın yararına olmak için eyleme dönüşmek zorunda.
Sınıfsız bir topluma işaret eden halkçılık, sürekli ilerleme demek olan inkilapçılık kavramlarına İttihad ve Terakki döneminde de yer verilmiştir. Tahir’in romanlarında olduğu gibi mesela Yorgun Savaşçı’da...
“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” diyen bilme ve fenne dayanan pozitivist açıklama da CHP’nin öncülü Kemalizme dayandırılmaktadır. Laiklik, yazı, kadın hakları, giyim kuşam, eşitlik gibi sürekli yenilikler hedefleyen devrimcilik ve gerçekçilikle çakışan bir zamanlama ustalığı taşıyordu, Atatürkçülük...
Ancak... Niyazi Berkes’in şu saptaması çok dikkat çekici ve yerindedir:
“Kemalizmin talihsizliği, devrimciliğin, henüz geri yapısı değişmemiş bir topluma daha ileri bir uygarlığın gerektirdiği zihniyeti yazı, kıyafet, takvim, kanun gibi araç veya sonuç niteliğinde olan şeyler yoluyla yerleştirme olarak anlaşılması, arkadan gelen kuşaklara da böyle tanıtılması oldu. Atatürk’ün asıl başardığı iş toplumsal değişmelerin yapılması için gerekli olan yeni bir yönü ve ortamı açmak olmuştur”.
Şimdi 1960’larda 70’lerde Türkiye’de siyasete egemen olan Mahir Çayan’ın üstüne basa basa dile getirdiği devrimci güçte “politik öncülük” tartışmalarının ne kadar yerli yerinde ve yararlı olduğu ortaya çıktı. Kaldı ki Can Yücel’in “insan gibi insan” dediği bilim adamı İdris Küçükömer ve Doğan Avcıoğlu gibi isimler de layık oldukları takdiri görmüşlerdir.
Bugün gelinen noktada kapitalizm kendine özellikle iki düşman yaratmıştır. Birincisi devrimci güçler, ikincisi ise radikal dinci-ihtilalci güçler.
Bu anlamda da tıkandığını görüyoruz, Şeyh Edebali’yle ilgili söylemin.
13 Mart 2001 itibariyle de bölünmüşlük, eski liderlerin istifası ve istifalara giden bir süreç yaşandı CHP’de...
Atatürk’e hep 4 temel düşünce alternatifi sunuldu. Biri islamcılık, diğeri osmanlıcılık, ve turancılık ile batıcılıkla, Ziya Gökalp’in milliyetçiliği. Atatürk dine dayalı teokratik ve yayılmacı yani expansiyonist, ırkçı akımları reddetmiştir. Özünde devrimcidir. Değişmenin amacı da üstyapılar, ekonomi ve devletçilik uygğulamalarıydı.
Az gelişmiş ülkelerde ideoloji ulusal birlik sağlamak için kullanılan güçlü bir yapıştırıcıydı. Aşiretler arasında, etnik kökler arasında ayrılıklar gideriyor, farkları kaldırıp uyum sağlatan bir rol oynuyordu.
İnsan ve toplum arasındaki sosyal ilişkiler de bu ideoloji ve adalet çevresinde düzenlenebilmiştir. Biz de Atatürkçülük bir parti misyonu olmuştur, CHP’de. Ancak ideologlar da beraberinde gelmiştir. Kemalizm onların ağzıyla öğretilmiştir. Örneğin 6 ilkenin ulusçuluğu tamamlayan değerler olduğu söylenmiştir.
Atatürk’e ve kemalizme yansıtılan yanıyla jöntürk hareketinin de ittihad ve terakkinin de temel stratejik hedefleri bu olmuştur; Osmanlı İmparatorluğunun parçalanışını durdurmak...
Bilinçli hedef ise burjuva sınıflı olmayan bir toplumdan, Türkiye toplumundan çağdaş, kapitalist bir toplum yaratmak.
Cumhuriyete miras kalan bu hedef strateji, ekonomik yapıyı değiştirecek, parçalanmayı önleyecekti. Milli işletmeler kurulacak, milli ekonomi geliştirilecek, sermaye birikimi hız kazanacaktı. Ekonomik bağımlılık adeta parçalanmayla eşdeğer tutuluyor ve kurtuluşun ikinci bölümü ve devamı gibi kabul ediliyordu.
Ancak ne CHP’nin ne de kemalizmin geldiği süreç bugün için en azından TC’nin bunu doğrulayan durumundan çok uzakta kalmıştır.
Jöntürk hareketi de, ittihad ve terakki hareketi de burjuva sınıfını oluşturmak için her türlü çabayı göstermişti. Osmanlıdan umut kalmayışı, Cumhuriyet kadrolarıyla organik ilişkilerin kurulması sonucunu doğurdu. Osmanlı istibdadını teşhir etmek için programlarını Fransız devrimci literatüründe ve pozitivist sosyolojik kuramlardan alan hareketlerin bugünkü durumuna da iyi bakmak gerekli.
Hürriyet, eşitlik, halkçılık gibi kavramlarla süslenen, halk kitlelerinin desteğini bekleyen, daha sonra da halktan destek görmeyince bunları defterden silen hareketin bugünkü durumuna bakmak gerekir.
Gelinen nokta işte şudur: Otoriter, seçkinci, militarist, siyasi ve askeri eylemle karışık bir karakterize olma durumu.
Başından sonuna muhafazakar, despot, giderek yayılmacılığa dönüşen ve sonu trajediyle (Enver Paşa) biten bir yaşanmış öykünün başlarında gelinen modern-burjuva toplumlu bir süreç. Başında Alman heyyülası, şimdilerde Amerikan Emperyalizminin kıskacında yozlaşan, yozlaştırılmış, başındaki anlamını da içinde barındırmayan günümüzün cilalanmaya çalışılan versiyonu ve yeni macerası.
Halkçı-Emekçi, tam bağımsızlıkçı bir yapıdan giderek uzaklaşan bir anlayış ve yaklaşım.
İşte bugünün CHP’sinde yansıyan partiler üstü durumun özeti bu.

CHP’NİN ANADOLU SOLU NEYDİ?...
Gazetesindeki köşesinde 6 Haziran 2005’te Saygı Öztürk, Enis Tütüncü’nün “Anadolu Solu”yla ilgili programın açıklamasına yerveriyor:
30 Eylül 2000’de getirilmiş bir projeydi. Amaç etnik köken ve mezhep gibi farklılıklardan doğan siyasal anlayışın ortadan kalkmasıydı. CHP Parti Meclis Üyesi Enis Tütüncü 3 ayaklı projenin parti içi kavgaya son veren farklılıkları ortadan kaldıran aşamasının yaşama geçirildiğini, siyasetteki açılımının ise yerleşmediğini ifade ediyordu. Tütüncü, “Anadolu Solu kökleri Anadolu hümanizmasına dayanan, M. Kemal ile can bulan, devrimcilik ilkesinin değişmez değişim ve gelişim anlayışında Kemalizm ile sosyal demokrasinin insan odağında nasıl bütünleştiğini ortaya koyan bir siyaset açılımıdır” diyor.
Tütüncü programın 6 oku yeniden yorumladığını belirtiyordu. Buna göre;
-Demokrasi özgürlük ve eşitliğe dayalı yaşam biçimi yani cumhuriyetçilik,
-Sevgi, barış, dayanışma temelli yurttaşlık yani milliyetçilik,
-Orta sınıfın üstünde sosyal adalet yani halkçılık,
İnsan merkezli sosyal adalet yani devletçilik,
-Gençliğin öncülüğünde değişim ve gelişim ise yani devrimcilik demekti.
Tütüncü’ye göre ana program işsizlik ve yoksullukla mücadele içeriyordu. Orta sınıf için sosyal projeler hedefliyordu. Orta sınıf işçiler, çiftçiler, memur, küçük esnaf, sanatkarlar ve kobiler olarak tanımlandırılıyordu.
Kısaca Anadolu solunun dayandığı felsefeyi, parti yönetimi, Anadolu kültürünün özü insan, sevgi, dayanışma, paylaşma ve bilgi demekti biçiminde açıklıyordu.

ŞEYH EDEBALİ TARTIŞMASI ...
2001 Mart’ında Hikmet Bila’nın Doğan Grubunun yayınlarından MAG Dergisi’nde yeralan yazısındaki saptaması dikkat çekiciydi. Bila, 30 Eylül kurultayında yeniden CHP genel başkanlığına seçilen Deniz Baykal’ın ağzından çıkan iki sözcüğün kimsenin dikkatini çekmediğini belirtiyordu. Bila’nın sözünü ettiği iki sözcük o gün kürsüye gelen Baykal’ın yeni dönemde yapacaklarını anlattıktan sonra , teşekkür konuşmasını da şöyle bitirmiş olmasıydı: “Allah Utandırmasın”.
Allahın adıyla başlayan yeni dönemin başlangıcı 3 ay sonra odasına astığı “Edebali” öğütleriyle anlaşılacaktı. Bu CHP’lilerin hiç alışık olmadıkları bir dildi. Baykal, yeniden dönüşüne kadar geçen sürede çalışmış, CHP için yeni bir strateji belirlemişti. Çıkış noktası Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’e öğütler veren Şeyh Edebali’den başkası değildi. Güya Edebali, böyle bir çıkış için biçilmiş kaftandı. Neden? mesela diğer isimlerden Ahmet Yesevi fazla sufiydi, Yunus Emre fazla felsefikti, Hacı Bektaş fazla Aleviliği çağrıştırıyordu, Gücdüvani yalnızca Nakşiliği akla getirebilirdi.
Hem bunların hepsinden izler taşıyan, hem aklıyla Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna karışan şeyhin öğütleri daha somut ve inandırıcı olurdu. “Edebali’de nereden çıktı” diyenlere Baykal şu yanıtı veriyordu: “Şeyh Bedretttin’de, Şeyh Edebali’de, Mevlana’da, Yunus’ta, Ahmet Yesevi’de bizim...Kırmızı görmüş boğa gibi tarihten gelen bu değerlere tepki göstermek çok anlamsız.” ve “Onların söylediğini Sosyalist Enternasyonal’de söylüyor. Görmesini bilenler için. Biz insana, insanın her türlü özgürlüğüne inanan bir partiyiz. Bu değerlerimiz bizi çağdaş bir parti yapıyor. CHP’nin bu yaklaşımlarına kimsenin itiraz etmesi de söz konusu değil.” diyordu.
Baykal’a göre çağdaş anlayış ve sosyal demokrasinin temelinde insan vardır. O halde anımsamakta yarar vardır.
Özellikle 13.yy sonlarıyla 14.yy başlarından bugünlere kadar gelen “insan” felsefesinden daha zengin bir kaynak ta olamazdı.
“Edebali” operasyonundan sonra Baykal’ın şaşırtıcı adımları birbiri ardına gelmeye başladı. Önce Aydın Menderes ve İlhan Kesici’ye CHP’nin kapılarının açık olduğunu açıkladı. Ardından ANAP, DYP ya da MHP’den kopmuş siyasetçileri CHP’ye davet etti. Daha sonra ise Fazilet Partisinin “yenilikçi” kanadıyla görüşmeler yaptı. 34 profesör, 5 doçent, 21 ekonomist, 7 doktor, 21 bürokrat, 3 emekli general ve 6 sporcudan oluşan Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu, CHP’nin başka bir “halka açılma” girişimiydi.

Baykal iki atakla daha şimşekleri üzerine çekti:
1- Heybeliada Halki Palas’ta bilim adamları, gazeteciler, sanatçılar ve işadamlarıyla toplantılar başlattı.
2- “Bizim Yabancılar” adıyla Türkiye’de yaşayan yabancı bilim ve kültür adamlarıyla, gazetecileri, müslüman olmayan Türk din adamlarını bir araya getirdi.
Baykal’ın taarruzu kısa sürede, Edebali, sosyal demokrasi, Y.Emre, sosyalist enternasyonal, Aydın Menderes, Kuvayı Milliye, Anadolu Solu, kilise, patrik derken sadece CHP’lilerin değil, tüm siyasetin ilgi odağı haline geldi.

CHP SAĞA MI KAYIYOR?
Baykal şu yanıtı veriyor:
“Biz CHP olarak, siyaseti topluma açmak istiyoruz. Siyaset ve siyasetçilerle ilgili olarak hepinizin ezberini şaşırtmak gerekir. Biz bunu bilerek yapıyoruz. Biz açılmak, genişlemek, Türkiye’yi kucaklamak istiyoruz. CHP’nin ilke ve değerleri ortadadır. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur. Bu olay, parti sağa-sola kayıyor tartışmalarının ötesinde bir olaydır. Parti sağa kaymıyor”!...
Bu açılım CHP’nin tarihten gelen ilkeleriyle çekişmeyecek miydi?

Baykal’ın yanıtı:
“Biz, laik, demokratik cumhuriyete inanan, sosyal adaleti benimseyen ve Türkiye’nin bağımsızlığına inanan tüm vatandaşları CHP’ye çağırıyoruz. Bu çağrımız genel bir çağrıdır ve bunu yaparken bir hedef söz konusu değildir.”.
Anadolu solu ile Atatürk nasıl bağdaşacak sorusuna ise Baykal’ın yanıtı şu oluyordu:
“CHP, M.K.Atatürk’ün kurduğu bir parti. Milli mücadele ve Kuvayi Milliye hareketinden güç alan bir parti. Anadolu kültüründen güç alan bir parti. CHP, çağdaş, evrensel, sosyal demokrat ilkelerin, Sosyalist Enternasyonal’in benimsediği ilkelerin yansıdığı bir parti. CHP’ye kimsenin hiçbir şekilde bir sapma getirmesi mümkün değildir. CHP halka açılıyor, halka. Bazılarının ezberi bozuldu, şaşırdılar bunu anlayamadılar.”.
Bu sözleri üzerine sorulan “Bu açılım CHP tabanında rahatsızlık yaratmayacak mı?” sorusuna yanıtı ise şu oluyordu Baykal’ın:
“CHP tabanı, demokrasiye inanan, anayasamızın temel ilkelerini özümsemiş, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletini içine sindirmiş, dürüst, ahlaklı, bugün karşı karşıya kaldığımız siyasi çürümenin parçası haline gelmemiş siyasetçilerin CHP ilkeleri etrafında dayanışma göstermesinden mutluluk duyacaktır.”.
Edebali ile evrensel solun ilgisini ise şöyle açıklıyordu:
“Bizim ihtiyacımız toparlanmak, bütünleşmek, genişlemek kaynaşmaktır. Anadolu solu kavramımız evrensel sola karşı bir şey değildir. Tam tersine Anadolu solunun evrensel solun değerleriyle örtüştüğüne dikkati çekmeye çalışıyoruz. Yani biz evrensel soldan Anadolu soluna kaçmıyoruz. Anadolu soluyla evrensel sola yöneliyoruz.”.
Anadolu solu sloganıyla ortaya çıkan hemen her gün bir habere konu oluyordu. Kırım Türklerinden balıkçılara, TEM vakfından tiyatroya kadar heryere koşuyor, açılış yapıyor, fidan dikiyordu. CHP’de fırtına koparan operasyona da o günlerde başladı. Yeni politikasını uygulamaya koymak için uyumlu bir kadro ve örgütlenmeye gereksinimi vardı. Muhalif il ve ilçe yönetimlerini birer ikişer görevden aldı. Partiye yeni üyeler kaydedilmeye başlandı. O zamana kadar parti içinden ciddi bir muhalefet gelmemişti. Şeyhlerden, medet umma, sosyal demokrasiden uzaklaşma eleştirileri vardı, ama, dananın kuyruğu o zaman koptu ve fesihlerle birlikte asıl kavga patladı. Ardından Mayıs sonunda yapılan parti kurultayından sonra Baykal yönetimi kendine karşı olan il ve ilçe yönetimlerini de feshediyordu. Buna karşılık yeni üyeler kaydediliyordu. Tüzüğe göre yeni üyenin kongrelerde oy kullanabilmesi için 6 aylık adaylık süresi vardı. Yönetim bu hükmü atlamak için tüzüğün 13. maddesine göre istisnai yolla üye kaydediyordu. Amaç parti içi muhalefetin yok edilmesinden başka bir şey değildi. Muhalefetin isyanı ise 11 Şubat günü eyleme dönüşüyordu. Mehmet Moğultay, Gürbüz Çapan, Berhan Şimşek, Kemal Nebioğlu ve Mehmet Bölük’ün de içinde bulunduğu 500 kişilik bir grup, İstanbul İl Başkanlığı önünde gösteri yaptı. CHP’nin önemli isimlerinden Ercan Karakaş, “gösteri son derece demokratik”, Fikri Sağlar “Gösteriyi yapanlara hak veriyorum” demişti.
Yönetim ise gösteriye tepki gösteriyordu. Genel Sekreter Önder Sav, disiplin mekanizmasının çalıştırılacağını açıkladı. Merkez Yürütme Kurulu düğmeye bastı. Fikri Sağlar, Gürbüz Çapan ve Berhan Şimşek gibi muhaliflerin partiden ihracı gündeme geldi. Baykal ise:
“Siyaseti, köşebaşını tutmuş, falan ilçeyi eline geçirmiş, kayıtları kontrolüne almış, onun üzerine yatmış, kimseye orada hayat hakkı tanımamaya karar vermiş profesyonel politikacılardan kurtaracağız.” diyordu.
Baykal’a muhalif olanlar aralarında seri toplantılar yaptılar. Yeni bir parti oluşumunu gündeme getirdiler. Ancak Murat Karayalçın ve Altan Öymen bu girişime karşı çıktılar. Eski genel başkanlar Murat Karayalçın, Cezmi Kartay, Hikmet Çetin ve Erdal İnönü Karayalçın’ın evinde toplandılar. Baykal’a ültimatom kararı çıkarttılar.
Ancak karar Baykal tarafından ciddiye bile alınmadı. Sonuç olarak, ne yeni politikanın uygulanması için gerekli uzlaşı ortamı, ne de muhaliflerin Baykal’ı devirmek için kurultay öncesi koalisyonun durumu belirginlik taşımıyordu.
Muhaliflerin disipline sevk edilme kararları ile ilgili ilk açıklamalardan biri İstanbul İl Başkanı olan Ali Topuz’dan geldi. Topuz, kararların amacını partiyi yenileme ve parti içi anarşi ve kavgalara son verme olarak açıkladı. Ayrıca, feodal odaklarla ağalar ve beylere göz yummayacaklarını da söylemişti.
Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan Karakaş ise, her ülkenin sol, sosyal demokrat partisinin kendi ülkesine özgü olanı ve evrensel olanı kaynaştırmaya çalışmasının doğru olduğunu söyledi.
Ancak Karakaş Baykal’ın temel aldığı görüşlerin parti programına yansıtılması konusunda ise sözlerine şöyle sürdürüyordu: “Şeyh Edebali’nin ya da benzerlerinin devlet, adalet ve insan üstüne söyledikleri bugün de geçerliliği olan şeyler olabilir. Ama bu fikirleri programında sol bir parti olduğu vurgulanan CHP’nin çıkış noktası gibi yorumlamak, bundan kalkarak program ve parti belgelerinde yeralmayan Anadolu solu gibi son derece tartışmalı içeriği belli olmayan bir kavramı, parti ideolojisini ifade eden temel kavram ileri sürmek yanlış ve yanıltıcıdır. Gerek bu kavramın takdim edilişi, gerekse CHP’nin emek boyutunun görmezden gelinmesi ve bunlara ek sağ politikacıların CHP’ye alınması ve de halkın gerçek sorunları temelinde açık siyaset yapacak yerde, retorik ve imajın esas kabul edilmesi CHP’yi geleneksel bir merkez partiye dönüştürmektedir”.
Muhalefet çevresinin Anadolu solu değerlendirmeleri ise muhalefetin, zaten 15 yıldır siyasi kültürün değiştirilmesinden yana olduğu şeklindeydi. Deniz Baykal’ın ise siyasi kültürümüzü değiştireceğiz demesinden sözediliyordu, fakat onun getirmek isteği modelin bilinen, denenen, otoriter ve başarılı olmayan bir yapı olduğundan bahsediliyordu. “Baykal yönetimi sağ politikaları davet ederken sola talip olmadıklarını gösterdi. Oysa siyasi yelpazenin boşluğu soldadır. Yeni bir oluşum solda olacağı için her zaman şansı vardır” şeklinde yorum getiriliyordu.

Altan Öymen’in mektupla ilgili değerlendirmesi şöyleydi:
“Birbirini seven insanların partisi haline böyle gelinmez. Yapılan işlemler nefretle ve kinle yapılmış görünümündedir. Bir genel başkanın seçilmiş olması her istediğini yapma yetkisi aldığı anlamına gelmez”.
Öymen, eski genel başkanlar olarak Baykal’a sundukları uyarı mektubunun son derece nazik bir üslupla yazıldığını söylüyor ve Mehmet Akif’in şu sözlerini anımsatarak geçmişte olup bitenlerden ibret alınmasını istiyordu: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, ibret alınsaydı tekerrür eder miydi hiç?”.
Altan Öymen, ayrıca Baykal’ın kendileri için gazetelere “bunlar kontenjan milletvekili olmak istiyorlar” şeklinde demeç verdiğini de hatırlatıyordu.

ŞEYH EDEBALİ, AHİLİK VS. HAKKINDA...
Bazı Osmanlı kaynaklarında (Tevarih-i Al-i Osman gibi) rum abdalları, kalenderi, yesevilik, haydarilik ve vefailik tarikatlarına bağlılık gibi babailik’e bağlı derviş gazilerdir.
Rum abdallarının 14.yy’da iki lideri vardı. Biri Baba İlyas Horasani, 1240’ta ölmüş, diğeri Haydari şeyhi olan Hacı Bektaş Veli.
Bu sıralarda Abdal Musa, Şeyh Edebali, Kumral Abdal ve Geyikli Baba hakkında kaynaklarda bilgilere rastlanmakta.
Şeyh Edebali, ilk Osmanlı beyleriyle yakın ilişkilerde bulunan kişidir. Baba İlyas’ın halifesi olan bir vefai şeyhidir.
Rum abdalları ve ahilik, Osmanlı Devletinin, kuruluş devri olan Birinci Murat Hüdavendigar’ın 1389’da ölümüne kadar etkisi görülen bir harekettir. 1277’den sonra Osmanlı Beyliği’nin nüfusunun önemli kısmı rum abdalları ve ahilerden oluşuyordu. Burada kastedilen Rum Anadolu demekti. Bazı kaynaklar, ahiliğin ortaya çıkışında Şeyh Edebali’nin rol oynadığını söylerler. Ancak Şeyh Edebali ahi olmayıp vefai tarikatının bir şeyhiydi. Yani rum abdalı olarak gösteriliyordu.
Kendini peygamber olarak ilan eden Baba İshak’a dayanan Babailik ise Anadolu’da savaşçı konumdaki bir harekettir. Yağmacılıkla geçindikleri kaynaklarda belirtilir. İlerde Osmanlı Devleti’nin genişleme devrinde savaşa asker olarak gidenlerin itici gücü ise yine yağma kültürü olan ganimetçilik olacaktır. Örneğin, Viyana kuşatmasına katılan Osmanlı askerleri kendilerine payedilen malların yanında dönerken yanlarına yabancı kadınları ve çocukları da alacaklardır.
Anadolu’nun Moğollarca istilası sonrası Tokat, Malatya civarında yaşayan babailer Osmanlı Beyliği’ne geçtiler, her köyde yerleşen bir ahi topluluğuna rastlamak mümkündü. Özellikle Bizans’a karyı yürütülen gazalardan ilk Osmanlı beyleri bir şeyhin etrafına toplanan birkaç yüz kişilik savaşçı dervişlerden yararlanmışlardır.
Diğer yandan Osmanlı egemenliğinin halkın gözünde meşrulaştırılmasında da rol oynamışlardır. Osmanlı Beyleri de bunun karşılığı olarak rum abdallarına ve ahilere beylik arazileri içinde ya da yeni fethedilen yerlerde toprak bağışlamışlar ve zaviyeler açmalarına izin vermişlerdir.
Örneğin Osman Bey Şeyh Edebali’nin Söğüt’teki zaviyesini böyle açtırmış vakıflarını tescil ederek, resmileştirmiştir. Kendisine hükümdarlık müjdesi veren Şeyh Edebali’nin müridleri Torud ve Kumral Abdal’a da zaviye yaptırmıştır.
Orhangazi de, Osman Bey’in ardından onu izleyerek, kendi zamanında, Bursa’nın fethine Abdal Musa, Geyikli Baba ve Abdal Murat isimli şeyhlere Uludağ eteklerinde araziler tahsis ederek oralarda zaviyeler kurmalarına yardımcı olmuştur. İznik’te, Mekece’de zaviyeler yaptırılmıştır.
Birinci Murat Hüdavendigar ise Bursa’da Şeyh Mehmet Küşteri’ye Yenişehir’de, rum abdalı Postinpüş Baba’ya Dimetoka’da, Abdal Cüneyd’e zengin vakıflara dayanan zaviyeler yaptırmıştır. Kendisi de Ahi Murad adını da kullanmış, bazı padişahlar da bizzat müridleri olmuşlardı.
Şeyh ve dervişlere yetki tanımalarına rağmen onların faaliyetlerini zaman zaman kontrol etmekten de geri durmamışlardır. Hatta bazı dervişler sürgün edilmişlerdir.
Bu açılardan, özetle, tarikatlara dayalı olan Osmanlı Devleti uygulamalarının iki amacından sözetmek mümkün. Biri yeni elegeçirilen beyliklerdeki halkı Osmanlı yönetimine ısındırma, diğeri de yeni fethedilen toprakların iskanında kullanmaktır.

ŞEYH EDEBALİ’NİN KURULUŞTAKİ ROLÜ
Kısaca isterseniz Deniz Baykal’ın sözünü ettiği ve çalışma odasının duvarına yazıtını astığı Şeyh Edebali’nin Osmanlı Devleti içindeki rolüne bir bakalım:
Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi’nin bağlı bulunduğu Kayı aşiretinin Anadolu topraklarına ne zaman geldiği konusuyla ilgili kesin bilgi yok. Sadece 1230 yılında Anadolu Selçukluları ile Harzemşahlar arasındaki savaşta Osman Gazi’nin babası olan Ertuğrul Gazi’yle Ertuğrul Gazi’nin babası Gündüzalp Kayı aşiretinin başında Selçukluların safında yeralmışlardır.
Selçuklu Sultanı Birinci Alaeddin Keykubat’ta 400 çadırlık halktan ibaret olan Kayı aşiretini Ankara yakınındaki Karacadağ’a sonra da Söğüt ve Domaniç çevresine yerleştirmiş.
Kastamonu’da Çobanoğulları uç beyliğine bağlı olarak Kayı aşireti, 4800 kilometrekarelik küçük bir alanda yaşıyordu.
İkinci Murat’a hediye edilen “Tarih-i Al-i Selçuk” adlı eser Kayı neslinin nerden geldiği konusunda bilgiler içermekteydi.Ancak bu ve diğer Osmanlıya ait arşivler Ankara Savaşı’nda Bursa’ya giren Timur orduları tarafından yakılarak yokedilmiş.
Oğuzhan Destanı’nda bilgiler var sadece. İşte Oğuz Han’ın iki karısından üçer çocuğu olmuş.
Bu çocuklardan üçü Bozoklar, diğer üçü de Üçoklar olarak adlanmış. Bozoklara bağlı üç çocuktan biri olan Günhan dört çocuk sahibi olmuş, bu çocuklardan biri Kayı adını taşıyor. Osmanlıların da Kayı boyundan geldiği söyleniyor.
Mesela iki ok arasındaki yay şeklinden ibaret olan Kayı damgası, İkinci Murad adına bastırılan bir sikkede kullanılmış, daha sonra bu damga bazı silahların üzerine vurulmuş.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna gelince, dediğimiz gibi kesin deliller olmamakla birlikte özellikle Bizanslıların onlar hakkında yazdıklarını ve 15.yy’da Osmanlı tarihi kaynaklarında yazılan menkıbeleri yani yaşama dair anlatılanları görüyoruz.
Menkıbe tarzındaki bu bilgiler Osman Bey’in kişiliği ile ilgili şeylerdir ve onun ortaya çıkışı, gazi oluşu ya da gaza lideri niteliğini alışı ve Şeyh Edebali’yle olan ilişkileri ile Şeyh Edebali’nin Osmanlı Devleti’ni müjdeleyişi ile ilgili bilgilerdir bunlar. Anadolu Selçuklularının İlhanlıların baskısı altında dağılma sürecine girişiyle beraber Anadolu’da yaşayan beylikler de adeta birer küçük devlet haline dönüşürler. Osmanoğulları da Germiyanoğulları’yla Candaroğulları arasında sıkışıp kalmış toprak parçasındaki küçük bir beyliktir.
Germiyanoğulları Bizans sınırında Kütahya Bölgesi’nde, Candaroğulları da Trabzon Rum sınırına yakın Sinop ve Kastamonu bölgesinde bulunuyordu. Osmanoğulları ise arasındaki bölgeye sıkışmış göze batmayan bir beylik durumundaydı. Ancak Selçukluların mirasına sahip çıkan Karamanoğullarından sonra 13.yy’da Karamanoğullarına rakip olacak yegane güç Germiyanoğullarıydı.
Germiyanoğullarının toprakları aile bireyleri arasında dağılıp küçük beyliklere bölününce, güç ve nüfusları da azalmıştır.
Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra Anadolu’da yaşamaya devam eden Türkmen beylikleri üzerinde, aralarında bulunup, manevi yaşamlarında rol oynayan şeyh, derviş, baba gibi kişilerin etkisi artmıştır.
Bunlar islami teyidi sağlayıp eski alperenlik geleneğini gaziliğe dönüştürmüşler, Türkmen geleneği islami teyidle islami gaza-cihad anlayışıyla birleşmiştir. Tekkeler de Bizans sınırına yakın bölgelerde kurulmuşlardır.
Osmanlı Devleti’nin Osman Bey’in babası Ertuğrul ya da onun babası Gündüzalp adıyla tanınması yerine Osmangazi’nin adıyla anılmasının altında da bu Bizansa karşı gaza yapıp şöhretini arttırması yatar.
Osmangazi Kayı Beyliğini genişletmek ve kuvvetlendirmek için Ahi teşkilatından yararlanmayı düşünmüş ve bu amaçla İt Burnu’ndaki tekke şeyhi Edebali’nin kızını istemiştir. Bu istek önceleri reddedilmiş, ancak bir gün gördüğü bir rüyayı Edebali’ye açan Osmangazi’nin isteği kabul edilmiştir: Osmangazi, Osmanoğullarını üç kıtaya yayacak ve dünyanın en kudretli devletini Osmanoğulları kuracaktır.
İkinci Murad’ın 1451’de ölümü ve oğlu Fatih’in tahta geçmesiyle Osmanlı Devleti artık bir imparatorluğa dönüşecektir. İzlediği Cihanşümul yani dünya devleti siyaseti, merkezi, etnik ve sosyal yapısı ile saltanat sistemi dolayısıyla da Avrupa’daki gibi “Emperyal” ya da sömürgeci yerine bu adla anılacaktır.
Batı ise Macar-Bizans çatışmaları Ortodoks-Katolik hristiyan mezhep kavgaları ile çalkalanmaktaydı. Bu süreç Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu kolaylaştırmıştır. Osmanlı Tekke islamı, mevlevilik, halvetilik, celvetilik ve kısmen nakşibendilik gibi merkezi yönetimle sıkı ilişkiler içine girmiş, siyasi bir ideoloji haline dönüşmediği söylenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun beylik veya kuruluş döneminden itibaren merkezi yönetim müslüman tebaa içindeki bu mezhep ve dini yapıyı gözönünde tutmuş, cemaatlerin hayatlarını kendi içinde sürdürmelerine genel düzeni sarsmamaları koşuluyla izin vermiştir. Fakat kendisi de dini politikasını müslüman çoğunluğun mezhebi olan Halfetiliğe dayandırmıştır.
Söylemek istediği, işte özetle Deniz Baykal’ın dayandığı mistik felsefe buydu. Anadolu solu felsefesi galiba bu olmalıydı. Tam 700 yıl önce geniş nüfusu ve müridi olan ve kızını bir aşiret reisine eş olmaya yeter derecede asaleti olmadığı için vermek istemeyen bir şeyhin kısaca; “herkese eşit davran, yoksulu kolla, hakkını yedirme” gibi herkesçe kabul edilecek insancıl duyguları içeren söylemlerini, Türkiye’nin bugünkü ortamında prim yapacak, günün popülist siyaseti içinde halkın ince ve saf duygularını okşamayı bir burjuvazi mantığı olarak kullanmayı günün popülist siyaseti içinde de normal görmek gerekirdi zaten.
Kaldı ki, 2001 yılında girdiğimiz şu zamanda insan başına düşen eğitim düzeyi ortalaması sadece 3 yıl olan ve kendini ifade edişleri de oy kullanmaktan öteye gitmeyen bir toplumda Fransız Devrimi, İnsan hakları, yurttaşlık bildirgesi, evrensel insanın mutluluğunu sağlamak amacı olan burjuva aydınlanma felsefesi de neyin nesi olacaktı, toplumsal yapı ve üretim ilişkileri bağlamında ise halen feodal ilişkilerin sürdüğü bir toplum için neyi ifade edeceklerdi ki!...
Deniz Baykal, aslında CHP’nin Mustafa Kemal’den sonra girdiği sürecin ve genel olarak burjuva solun içine düştüğü çelişkilerin yeni bir yansıması...
Belki de bir izdüşümüydü sadece...
Net, büyük büyük medyanın aradığı kadar açık ve kabul edilebilirdi söylemi. Oysa solun çelişkilerinden kurtulması için sol seçmene seslenecek, halktan ve emekten yana söylemler dile getirmesi gerekirdi.
Halkın ve emekçilerin somut sorunlarına dönük olmayan program ve söylemlerin ne halka ne de kendine sol adını veren partilere ve kendini sol olarak tanımlayanlara bir faydası olmayacağı kısa zamanda da görülecekti.

2 Binlere Girerken Dünya’da ve Türkiye’de Genel Politikalara Bakış...

SOLDA ARAYIŞLAR
-Büyük Bölünme,
-Geçmiş Zaman Olur ki,
-Nike, Blucin, Cola,
-Taban Eriyor,
-Bıyık mı Sakal mı?
-Bana Yoldaş Deme,
-Yoldaşlık Müzeye mi?
-Mavi Yakalı-Beyaz Yakalı,
-Ve Dinazorlar...
İşte solun Avrupa’da ve Doğu Blokunda yaşadığı değişim dönüşümden sonra Aydın Engin’in solda arayışlar kitabından bazı başlıklar...
Ancak kısa süre sonra Avrupa’dan gazetelere yansıyan manzara ve başlıklar şöyle değişti:
-SPD Almanya için Oy İstedi,
-Avrupa’da Sol Dalga Yükseliyor,
-Sosyalistler Berişa’yı Sildi,
-Fransa’da Zafer Solun...
Önce İngiltere’de iktidara sol gelince sosyalizmde yeniden tartışılmaya başlanmıştı.
Daha bundan 3-4 yıl önce yapılan seçimlerde Fransa’da sol oylarda bir artış kaydedilmiş, sol’un oylarını arttıran sosyalist parti önemli bir parti durumuna gelmişti. Komünist Parti, Sosyalist Parti ve Radikal Sosyalist Parti ile diğer sol partilerin meclisteki milletvekili sayısı eski seçimlerde 99 iken 311’e yükselmişti.
Örneğin seçimlerden birinci parti olarak çıkan Sosyalist Parti meclisteki sandalye sayısını 57’den 240’a çıkararak, 577 üyeli ulusal meclisteki toplam 318 sandalyeyi de sol partiler kazanmıştı.
Seçimlerden sonra oluşan mecliste 273 sosyalist ve sol adaydan, 38’de komünist milletvekilinden oluşuyordu.
Bu oylarında düşüş kaydeden sağ için yeni mecliste sadece 257 sandalye edinmek demekti. Zira Fransa’da daha önce uygulanan sağ politikalardan halk zaten hoşnut değildi. Örneğin, işsizlerin sayısı 3.200.000’e, işsizlik oranı ise yüzde 12’lere kadar yükselmişti. Bu durum oyların Fransız halkının oylarının sola kayacağı konusundaki ilk ipuçlarını da müjdeliyordu.
Sosyalistler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak işsizlik sorununu ele aldılar. Çalışma saatlerini 39 saatten 35 saate düşürdüler. Çalışanların maaşlarının arttırılması, KDV oranlarının düşürülmesi, ortak para birimine şartlı evet, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının incelenmesi gibi bir dizi problemi programlarına koydular.
Fransa’dan önce iktidara gelen sol İngiltere’de 1 Mayıs’ta yapılan seçimlerde işçi partisinin oyların çoğunluğunu almasıyla iktidar olmuştu.
Sağcı muhafazakar parti ise 1992’de yapılan seçimlerde elde ettiği oylarının yarısını kaybederek seçimlerde yenilgiye uğradı. Buna karşılık hükümeti kurmaya hak kazanan İşçi Partisi yapılan seçimlerde aldığı oy sayısını 2/3 misli civarında arttırmıştı.
İskoçya, Galler gibi bölgelerde de prestij kaydeden genel başkanlığını John Meycır’ın yaptığı sağcı muhafazakar parti seçimlerdeki başarısızlığın nedenlerini araştırmaya başlamıştı. Aslında yine Fransa’da olduğu gibi İngiltere’de de uygulanan başarısız ekonomik ve toplumsal politikalar sağ partilerin başarısızlığını getirmişti.
Sorunun nedenleri o kadar netti. Her ne kadar toplumsal-ekonomik düzenin süreceğini ileri sürenler iktidarların solcu ve sosyalist partilere geçmesinden öte bir değişiklik getirmeyeceğini savunuyorlarsa da mevcut ekonomik ve sosyal tercihler temelde seçim zaferini sosyalistlerden yana ortaya koymuştu.
Aslında tek bir ülke için sosyalistlerin başarısından sözedilmiş olsaydı, sosyalistlerin başarısından seçim zaferi diye de konuşulabilirdi.
Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da hatta Amerika’da bile halk uygulanan sağ politikalardan hoşnut değildi. Sanayileşmiş ülkelerde de ekonomik ve sosyal sorunlar her geçen gün artıyordu. Halkın aslında bir arayış içinde olduğunu, bu ülkelerde düzenin değiştirilmesi gibi bir iddianın olmadığı da apaçık görülüyordu. Örneğin, İngilizler, bir araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlara göre monarşiyi destekliyor, ancak halka yakınlaşması ve demokratikleştirilmesi koşuluyla benimseyebiliyordu. İşçi Partisi lideri de yeni bir arayış ve yapılanmaya giriyor, adına yeni sol veya 3. yol dediği sloganımsı bir program gündeme getiriyordu.
Blair, sosyalist reçetelerin serbest piyasa ekonomisiyle barış içinde varolabileceğini öngörüyor, servet eşitliği ya da paylaşımı değil fırsat eşitliği kavramını öne çıkarıyordu. İngilizlerin yeni solcularına göre 3.yol, sermayenin ve girişimciliğin ekonomi için yararlarını reddeden sosyalist çizgiden kendini kopartıyor,demokratik toplum, sivil toplum ve örgütlenmenin güçlenmesi temalarını işliyordu.
Blair, ayrıca “emek ve sermayeye eşit mesafeli davranarak tüm toplumun iktidarıyız” tezini de ortaya atıyordu, ama sendikaların çağa ayak uydurmasını istemekten de geri durmuyordu.
Özetle İngiltere’deki yeni sol böyleydi. Avrupa ve sol böyleyken Türkiye’de durum neydi. Solun sürekli yaşadığı iç problemlerinin seçim dönemlerinde oy sandıklarına yansıması hep sol için büyük bir kayıp olarak ortaya çıkmıştır.
Nüfusunun önemli bir kısmının milli gelirden doğru-dürüst pay alamadığı bir ülkede özgürlük, eşitlik, demokrasi söylemiyle hep yoksuldan, ezilmişten yana siyaset yapan ideolojisiyle geniş yığınlarının desteğinden de daima mahrum kalmış sol partilerin neden Türkiye’de iktidar olamadığı sorusu hep bir tartışma konusu olmuştur.
Bu sorun, bazen seçim sistemine, bazen parti içi çekişmelere, bazen liderlik sultasına ve partililerin tutumuna bazen de ülke koşullarına ve solun ideolojik yapısına dayandırılmıştır.
Aslında Türkiye’nin yapısı, konumu ve solun durumuna dayanan tartışmalar hiç te yabana atılacak gibi değildir.
Hiç kuşkusuz sadece Türkiye’de değil tüm müslüman ülkelerde radikal islamın yükselişinin temelinde İran’daki şeriatçi devrim yatmaktaydı. Başta şahın binlerce yıllık ülke hakimiyetine hatta son dönemlerinde halk üzerindeki baskıcı gizli bir örgütlenmesine varana kadar İran’daki değişim şeriatçi bir özellik taşımıyordu. Öyle ki şahın yıkılışından sonra yıllarca şaha karşı mücadele vermiş halkın içinden biri olan Beni Sadr cumhurbaşkanlığına bile seçilmişti.
Fakat Humeyni’nin gelişiyle herşey birdenbire değişmiş, şahın döneminde mücadele veren muhalefet yerine molla düzeni getirilmişti.
Bir anlamda sanki İran’da Fransız İhtilali sonrası yaşanmış, monarşiyi yıkan halk, molla rejimi yanlılarına boyun eğmişti. İran’daki şeriatçi düzen bilindiği gibi, önce Afganistan’ı, ardından aralarında ülkemizin de bulunduğu bütün müslüman ülkeleri etkileyecek, dengeler biranda altüst olacaktı.
İran ise Humeyni yanlısı Hatemi yönetiminin daha sonra iktidara gelişiyle,demokratikleşme için çaba gösterecek, fakat sancılarını yaşamaya da başlayacaktı.
Öte yandan soldaki değişim-dönüşüm de bir belirleyici öğe de şu olmuştur:
ABD’nin liderliğindeki Batı ile Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku arasındaki soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılma ve tasfiye sürecine girmesi...
Artık Ruslarla Amerikalılar arasındaki soğuk savaş bitmiş, bölgesel alt kültür, alt kimlik savaşı ortaya çıkmıştır. Örneğin Anıl Çeçen, “Ulusal Sol” isimli kitabında ulusal sağın, kapitalizm ve emperyalizmle ulusal kimliğe ait değerleri giderek ortadan kaldırdığını, solun sağ politikalar karşısında başarısının ancak ulusal sol bir siyasi kimlik oluşturarak tekrar kazanılabileceğini söylüyordu.
1980’lerden, 90’lardan sonra tüm dünyada ulusal kültürlerin kapitalizm ve emperyalist kültür ile yok edilmesi sosyo-kültürel kimliklerin uluslararasında sorunlar yaratmasına, ulusal kimlik ve bağımsız yeni bir devlet kurmak amacıyla biraraya gelenlerin ulusal kimliklerini ortaya koyarken önce bir toprak parçasında tüm emperyalist ve kapitalist politikaların yokediciliğine karşı biraraya gelmesi, kendi sosyo-kültürel kimliklerini ortaya koyması gerekiyordu.
Parti içi demokrasinin yaygınlık kazanması, partilerin tabana dönük olması, yukarıdan değil dipten gelen bir sol dalga solun önünü açacaktı. Seçimler sırasında yoksa ÖDP liderinin dediği doğru muydu? Ufuk Uras'’n deyişiyle 3 vakte kadar Avrupa'’dan sol dalga Türkiye'ye gelir mi diye duaya oturmak yerine Elazığ’a, Turhal’a, Anadolu’nun dört yanına şöyle bir bakmak mı gerekiyordu. Gerçekten Türkiye’de sol, sosyalizm yükseliyor muydu?
8 Eylül tarihli Milliyet gazetesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal yapılan söyleşi de bile kendine sorulan ilgili soruya “CHP, üçüncü dünya solcusu konumunda değildir. Liberal ve serbest Pazar ekonomisinden yanayız.” diyordu. Ona göre de dünyanın her yanında sosyal demokrat partiler değişmenin, gelişmenin içindeydi.
Milliyet’in yazı dizisinde yeraldığı gibi, Ecevit’te, “Dindar insanlarımızın, şeriatçi partilerin kucağına koşmamasını sağlayacak sol bir partiye ihtiyaç her zaman vardır.” diyerek görüşlerini aynı doğrultuda dile getiriyordu. Ama parti ise bir milletvekillerinin de deyişiyle varlıklılardan oluşuyordu.
Oysa, sosyalist ve sol kuramcıların yazdıklarına bakıldığında farklı bir tablo görünüyordu. Sovyetler Birliği Komünist Partisi de aydınlar ağırlıkta olmak üzere işçiler ve köylülerden oluşmaktaydı.
Bu arada diğer taraftan, ÖDP devrimin ve aşkın partisi sloganıyla kurulmuş ve medya ilgisiyle karşılanmıştı. Kamuoyu da solda yeni bir parti kurulmasına kayıtsız kalmamıştı. Ta ki meşhur “puşt” krizine kadar...
İşçi Partisi lideri Perinçek, ÖDP Parti Meclisi Üyeleri Kürkçü ve Uluer arasında milyonların gözü önünde 32.Gün programında yaşanan tartışma uzun süre hafızalardan silinmemiş, örneğin “Kaybeden Solculuk Oldu”yla daha sonra taraflarında birbirlerini suçlamaları şekline bürünüp sol adına kamuoyunda kötü bir imaj oluşturmuştu...
Oysa “aşk” 80 öncesi solcuların yaşamaya pek fırsat bulamadıkları bir duygunun ifadesi olarak ortaya atılmış, ilgi çekecek bir slogan idi ve öyle de olmuştu. Örneğin, Deniz Gezmiş’in Erdal Öz’e aktardığı gibi onun deyişiyle 60’ların, 70’lerin gençliği ne aşkı ne de sevmeyi tadamamıştı. ÖDP 80’lerde, 90’larda aşılan onca yıllara rağmen meydan okurcasına aşkın ve devrimin partisi olduğunu haykırabilmişti.
Diğer yandan gazeteci Neşe Düzel’in Yeni Yüzyıl’daki bir söyleşisinde de ÖDP Başkanı, gerçekte sosyalist bir parti olmadıklarını ama içinde sosyalistlerin bulunduğu yeşillerin, çevrecilerin, kendini sol olarak tanımlayan grupların oluşturduğu bir parti olduklarını açıklamıştı. 80’ler ve 90’lar’dan sonra tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de marksist olmayanların ama kendilerine sağcı da diyemeyen gruplar ve partilerin kendilerini hep sol olarak tanımladığını görürüz.
Bunda kuşkusuz solun yokediliş sürecinin payı olduğu kadar, küresel kapitalizmin yani uluslar arası sermayenin gücü ile yeni dünya düzeni ve emperyalizmin karşıt propagandasının rolü büyüktür. Bir yandan merkez sağa kayışı ortaya çıkartan parti programları diğer yandan solda arayışlar adı altında tezgahlanan ve izlenen politikalar solun diyalektik tarihinden koparak gelişen zemininde bugünlere yeni sol politikaları ya da egemen düzenlerce dayatılan demokrasinin sosyalizm adı altındaki yeni versiyonlarını taşımıştır.
Sovyetler Birliği’nde ve diğer doğu bloku ülkelerinde yaşananlar ise yalnız ülkemiz için değil belki de reel sosyalizm ile tüm dünya solunun geleceğini belirleyecek olan gelişmelerin ilk nedenidir.

ORTA AVRUPA SOLU’NA BAKIŞ
Yazının başında bugününe değindiğimiz Avrupa solu’na dönüp yeniden bir gözatalım dilerseniz.
Avrupa solu deyince ister istemez özellikle Doğu Blokundan ayrılan Orta Avrupa akla geliveriyor. Malum 1989 yılında Avrupa solu büyük bir deprem yaşadı. Batı Almanya ve Doğu Almanya arasında bir sınır oluşturan ama ondan önce iki ülkenin farklı iki ideolojik düzen anlayışı arasında sembolik bir özellik taşıyan Berlin Duvarı 1989 Kasım’ında hem fizik olarak yıkıldı hem de simgesel olarak yıkılmıştı.
Ama ondan önce demirperde zaten Macaristan-Avusturya arasındaki tel örgülerin sökülmesiyle ortadan kalkmıştı.
Ancak biz kalkıp işte Avrupa’da Sosyalizm çöktü diyemeyiz. Bu bir son başlangıcı olarak değerlendirilmelidir. Bu ülkelerde 1989’da çöken reel sosyalizmi başarısızlığa uğramış bir deneme değil de volantarist yani iradeci saçmalık olarak görenler karşısında küresel kapitalizme karşı Avrupa’da başlayan ve kısa zamanda da hiç artılı sonuç vermeyen ve yenilgisini de sosyalizmden çok önceleri ilan etmiş olan küresel kapitalizmin eşiği olan tek ülke kapitalizmi karşısında sosyalizmin oluşturacağı yeni tutumun alacağı tavrın ne olacağı sorusunun açıklığa kavuşturulmasıdır.
1917’de Sovyetler Birliği’nde, 1945 yılında da İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra bütün sosyalist ülkeler özel mülkiyetin yerine devlet mülkiyetinin geçerli olduğu bir sistemi yaşamaya başladı. 1989 yılında Avrupa’daki değişimler yani düzenle ilgili geri dönüşlerin aslında hiçte olumlu sonuçlar vermeyeceğini ve beklenildiği gibi olmayacağının ipuçlarını gösterdi. Meksika, Şili, Peru gibi ülkelerde 1980’li yılların sonunda patlak veren özelleştirme dalgası bu ülkeler için kaçınılmaz olan bir sonu da getirmişti. Bütün Avrupa’daki değişimden sonra yaşanılanlar gibi orada da açlık ve sefalet artık diz boyuydu. İşsizlik ve artan borçlanma sanayide ve üretimde verimsizlik bu ülkeleri de etkileyip yeni dünya düzeninin aktörleriyle tanıştırmıştı.
Kaldı ki bu ülkelerde kapitalizm zorunlu bir geçiş olarak değil de, emperyalist dış baskılarla egemen anlayışın bir dayatması sonucu getirilmeye çalışıldı. Örneğin demokrasi geleneğinin en fazla geliştiği Latin Amerika ülkesi Şili’de Sosyalist Allende yönetimi kısa zamanda gerçekleştirilen başarılı uygulamalara rağmen bugün Avrupa’nın dahi yargıladığı faşist diktatör Pinochet’in ABD destekli müdahaleleri ile yıkılmıştı.
Biz yine de bunları bir yana bırakıp felsefi anlamda bir düzen arayışına da kısaca bir açıklama getirmeye çalışalım.
Zira ideal devlet, düzen arayışları ilkçağ yunan sitelerinden günümüze süregelmiştir. Ancak ne Aristo’nun “İdeal Site”si, ne de Thomas More’un “Ütopya” da anlattığı gibi bir devleti yaşamamıştır insanoğlu...
Bu yüzden yaşanabilecek en uygun düzenin ve bu düzenin hüküm sürdüğü bir devletin aranmasına girişilmiş.
Rousseau’dan Makyavelli’ye, Marx ile Lenin’den Mao’ya demokrasi ve demokrasi kavramının devletle kaynaştırılmasına çalışılmıştır.
Bütün bu çabalara bakıldığında aslında Platon’dan, Aristo’dan bugüne varlığı düşüncenin ürünü sayan anlayışta da, diğerlerinde de aklın dikkate alındığını görmek mümkün. Biz de bu yazıda demokrasinin anlamından yola çıkıp Avrupa’daki sol değişimin ortaya çıkardığı sonuçları ve değişen solu yani bugünkü solun durumunu ve geleceğin solunun nasıl olabileceği üzerine
somut ipuçlarını ortaya koymaya çalışacağız.

DEMOKRASİ ÜZERİNE...
Demokrasi Yunanca bir sözcük. Halk anlamına gelen “demos” ile iktidar anlamına gelen “kratos” tan oluşmuş bir terim. Yani kısaca iktidarın halka dayanması anlamına geliyor. Dolayısıyla da demokrasi sözcüğünü ilk kullananlar ve uygulayanlar da Yunanlılar olmuş, özellikle Atina sitesinde uygulamışlardır. Günümüzden tam 2500 yıl önce...
Demokrasi daha sonra Eski Yunan’da da yozlaşmış. Oligarşiye daha sonra monarşiye dönüşmüş. Yani tek kişi yönetimine, tiranlığa...
Demokrasiler de özellikle aşırı biçimlerde uygulanmasıyla bir tür anarşiye yani disiplinsizliklere ve bölünmelere götürmüş Yunan sitesini.
Toplumun temeli olan insanları doğaya karşı birarada olmaya iten, işbirliğine yönelten sözleşme kuramı demokrasinin de temeli gibi görünmesine rağmen yeterli olmamıştı. Çünkü bu işbirliği sonucunda farklı görevlerle uğraşan bireyler ortaya çıkıyor. Eski Yunan sitesinde yaşayan ilkçağ filozofu siteyi ve demokrasiyi de eleştirmiştir. Örneğin, Platon’da olduğu gibi bazen bir idealist ya da Epikür’de olduğu gibi bazen bir materyalist düşünce olmuştur Eski Yunan filozoflarının çözüm önerisi...
Ama ne Atina sitesinin mutlak demokrasisi ne de Isparta sitesinin otoriteye dayanan devletçiliği, ilkçağ Yunan düşünürünü tatmin edememiştir. Çünkü Yunan sitelerinde de özgürlük ve eşitlik sadece Helenlere mahsustu. Kölelere ve meteklere yani yabancı olanlara bunlardan yararlanma hakkı ve vatandaşlık hakkı tanınmamıştır.
Eski Yunan filozofu için çoğunluğun egemenliğine dayanan yozlaşmış bir demokrasi ile yozlaşmış bir oligarşi arasında hiçbir fark yoktu. Oysa insan zaten doğası gereği özgürdü ve eşitti. Hükümet, kölelik ve özel mülkiyet gibi kurumlarda insanın özgürlüğünü ve eşitliği sınırlayan sosyal örgütlenmeye ve sosyal ilişkilere bağlı yapay kurumlardı.
Bu yüzden insanın doğal yaşama biçimine aykırıdır diyorlardı. Roma ve Hristiyanlık daha sonra bu düşünceleri benimseyip kalıplara dökecektir.
Ortaçağ, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışıyla başlar. Roma devleti, bir hukuk devleti olmasa da halkın devleti yönetme yetkisini ve yasaları kullanma gücünü krala tanımıştır. Yani halk iktidarını vekalet yoluyla krala devretmesi türünden bir kamu hukuku benimsenmiştir.
Eski Yunan’dan farklı olmasa da getirdiği siyasal kurumlarla, Batı Roma Devleti’nin siyasi düşünce tarihine katkıları büyük olmuştur.
Ancak barbar istilaları ve Avrupa’da çıkan iç savaşlar sonucunda Batı Roma Devleti’nin yıkılışıyla Avrupa’da yeni bir toplum düzeni ortaya çıkıyor. Bu yeni siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal düzen feodalitedir.
Feodalite ile ortaya çıkan bu düzen üretim ve mülkiyet biçimlerini değiştiriyor. Köleler daha fazla bağımsızlaşıyor. Egemenlik artık mülkiyet ile sınırlanıyor ve birçok ele geçiyor: Toprak sahiplerine, senyörlere ve kiliseye...
Feodal dönemin sosyal sınıflarını oluşturanlar, dövüşçü soylular dua eden rahipler ve görece özgür köylüler ile serflerdi. Ayrıcalıklı olan sınıflar toprağa ve üretim araçlarına sahiptiler. Hür köylüler ve serfler bütün değerleri yarattıkları halde üretim araçlarına sahip olamadıkları gibi hukuksal açıdan da ayrıcalıklı sınıftan aşağıdaydı. Bir sınıftan ötekine geçmek ise oldukça güçtü.
Zamanla kentlerde ticaretle uğraşan ya da meta üretimiyle ilgilenen bir sınıfın ortaya çıkmasıyla yani burjuvazinin gelişmesiyle mülkiyet biçimleri de değişmiş, Avrupa’da siyasal birlik ve merkezleşmeye doğru hızlı bir gelişme sağlanmıştır.
En fazla etkileri özellikle Fransa ile İngiltere’de görülür. Doğuda ise egemen olan islam tarzında mülkiyet anlayışı savunmuyordu. Kilise benzeri bir otorite yok ve mülk tanrınındır diyordu. Burjuvazi güçlenmiş olmasına rağmen kendi içinde çelişkiler yaşadığından burjuva sınıfının çıkarlarını aşan görüşler ortaya çıkmıştı.
Feodal mülkiyet biçimlerine karşın yeni üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin gelişmesine hizmet edeceği yerde tersine engel olmaya başladığı görülür. Oysa 1789’da Fransa’da feodalizme karşı düzenlenen ayaklanma emekçi halkla birlikte gerçekleştirilmiştir. Fakat 1789 Burjuva Devrimi sonrası emekçi kitleler bir kenara itilmişti. Feodal düzende krala ve kiliseye karşı ezilen sınıf, köylüler ve serfler iken burjuva devrimi sonrasında işçi sınıfına dönüşmüştü.
İngiltere’de ise devrim Fransa’dan tam 100 yıl önce gerçekleştirilmiştir. Ancak İngiltere’de burjuva devrimi, bu sınıfın küçük toprak sahipleriyle yaptığı işbirliği sonucu ortaya çıkmış ve monarşinin sınırlandırılmasına yönelik bir harekettir. Oysa 1789 Fransız burjuva devrimiyle burjuvaziye özgü yeni bir dünya görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir ekonomik ve sosyal düzen ortaya konuyordu. Fransız devrimiyle ortaya çıkan 18.yy aydınlanma felsefesinin amacı, evrensel insanın mutluluğunu sağlamaktı.
1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de, tüm insanlığı mutluluğa götürecek yönetim biçimi insan aklı tarafından bulunabilir deniyor. Burjuva özgürlük anlayışının en ilginç belgesi olarak ta insanların ana haklarını şöyle sıralıyor: Özgürlük, güvenlik, baskıya karşı direnme ve mülkiyet hakkı. O dönemde bunlar burjuvazinin olduğu kadar tüm insanlığın çıkarlarına uygun düşüyor. Fakat akılcı dünya görüşünün getirdiği özgürlük, hem ticaretin gelişmesini sağlarken, hem de mutluluğa dünya da kavuşmak olanağını sunuyor bazılarına. Üretim artışını, yani zenginlik sağlıyor. Sonuçta, yeni üretim araçlarını ele geçiren burjuvazinin gelişmesine ve siyasal iktidarını meşrulaştırmasına da yarıyor.

DEMOKRASİ VE SOL...
Feodalitenin yıkılması ve Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan ulus-devlette, egemenlerin ve yönetilenlerin temsil edildiği iktidar ve siyasal kurumlarla otorite, eşitlik ve özgürlük gibi yeni kavramlarla tanışılıyor.
Liberaller özgürlük, sosyalistler eşitlik derken arada faşizme varan bir akımda sadece otorite diyor. Ancak bunların altında her zaman bir sosyal sınıf gerçeği yatıyor.
Fransız devriminden sonra sanayi gelişiyor, kentleşme artıyor ve işçi sınıfı büyüyor. Ancak sanayileşme işçi sınıfının durumunu düzeltmiyor, aksine işçilerin fakirleşmesine durumlarının daha da kötüleşmesine neden oluyor. Yeni gelişen kapitalist üretim ilişkileri sınıfsal farklılaşmayı tüm açıklığıyla ortaya koyarken halk kitlelerinin tarihteki rolü kavranmaya başlanıyor.
Sosyalizm sözcüğü aşağı yukarı aynı zamanda 1830 ila 1840 yılları arasında hem Fransa hem İngiltere’de kullanılmaya başlanıyor. Ve kapitalizmin yarattığı çelişkilere sosyalist düşünürler kafa yormaya başlıyor. Sosyalizm aslında çok eski bir kavgayı dile getiriyor. Ona son vermek istiyor. Çözüm arıyor. Zenginle fakir, varlıklıyla yoksul arasında, üretim araçları sahibiyle emeğinin gücünden başka satacak şeyi olmayan arasındaki bir mücadele bu...
Eşitliğin sağlanması yönünde verilen bir kavga.
Eski çağda olsun, orta çağda olsun, Fransız devriminde olsun, varlığını duyurduğu ve gittikçe siyasal düşünceye daha belirgin şekilde yansıdığı gözleniyor eşitlik uğruna verilen bu kavganın...
Öyle ki sosyalist düşüncenin babası Karl Marx, “Bütün dünya tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” diyor. Sosyalist düşünürler de tıpkı aydınlanma çağının filozofları gibi insanların çektiği ızdırapların, sefaletin, uğradıkları haksızlıkların çarelerinin bunlar üstünde düşünmekle son bulacağını ileri sürüyorlar.
Düşünceyle madde arasındaki ilişkinin yarattığı temel çelişkiyi, düşünceyi öne alarak çözme eğilimi gösteriyorlar. Davranış ve düşüncenin birbirlerinden ayrılamayacağını söylüyorlar. Dünyayı değiştirmek, ne yönde değiştiğini bilmekle ve bu bilgiyle etki gücünü arttırarak değişikliği artırmakla mümkün olacağını savunuyorlar.
Bu yüzden marksist anlayışa göre demokrasi diyalektiğe dayandırılıyor. Yani teze karşı öne sürülecek karşı tez sonucunda yeni bir sentezin oluşacağını savunan rasyonellik yani düşüncenin akla dayanması anlamına gelen ilke bu...
Ve bu ilke temelini Hegel’in diyalektik felsefesinden alıyormuş gibi görünse de sürekli gelişmek ve sonsuza ulaşmak anlamında Eski Yunan düşünürü Herakleitos’a kadar dayandırılıyor. Marks için Hegel sadece bir araçtı. Herakleitos’a göre evren sürekli bir oluş içinde bir süreçti. Ve bu süreç içinde zıtlıklar sürekli birbirini izliyordu. Sıcaktan sonra soğuk, kurudan sonra yaş sonra tekrar kuru olmak gibi bir durumdu bu. Yani evrende değişmeyen bir şey yoktu.
Savaş zıtlıkların savaşımı kadar adaletin de temeliydi. 2500 yıl önceki bu düşünce marksistlerin öğretisinin temeli ve savundukları demokrasi düşüncelerinin özü idi. Sosyalizmin ortaya koymak istediği düzen bütün insanların özlemini duyduğu bir düzen, eşit ve barış içinde olduğu kimsenin kimseyi ezmediği, sömürünün olmadığı özgür bir toplumdu.
Peki böyle bir topluma nasıl varılacaktı? Marks üreten bir toplumu savunmuştu. İşbölümünün olduğu eşitlikçi bir toplum modelini. Marksizmi gerçek anlamda çözümseyememiş toplumlar, ne uygulayabilmişler ne de anlayabilmişlerdi...
Demokrasi halk iktidarı demek. Halkı temsil eden siyasal güçler ve partiler iktidarı elde edebilmek için mücadele vermeliydi. Halkı temsil ettiğini öne süren partinin burjuvazinin partilerinden farkı olmalıydı. Solu temsil ettiğini öne süren partiler bu nedenle sosyalist bir söyleme sahip olmalıydı. Marks’ta birlikte üreten, birlikte tüketen bir söylem var. Yaratıcılık deyince ne sanayici ne işadamı ne müteşebbis anlaşılmamalıydı. Yaratıcılıktan anlaşılan maddeye şekil veren ve üretken emek gücü anlaşılmalıdır. Marksist anlayışta üretkenlik, yaratıcılık ve paylaşımcılıktan kasıt üretimden eşit pay alma, bireyci fayda değil, toplumsal yarardı. İşçi sınıfı, kapitalizmde ekonomik anlamda sömürülüyor, siyasal açıdan yönetiliyor, kültürel bakımdan da geri bıraktırılıyordu. Yani her bakımdan sömürülen işçi sınıfı için sosyalist düşünce oluşumlarına büyük ihtiyaç vardı.
Kapitalizmin iç çelişkilerini yaşamaya başlamasından sonra sosyalizmin de teorik boyut ve ilkeleriyle tarihsel deneyimler ışığında, yeniden yapılanmasını, kurallarını ve kuruşunun çarelerini araması gerekiyor. Bugün için yapılması gereken en önemli şey ve çare de, yerel yönetimlerde, sendikalarda, demokratik kitle örgütlerinde, işçi sınıfına, emekçilere en yakın olabilecek her yerde; sokakta, okulda bir bütün olarak hayatın içinde nüveler halinde de olsa önce iktidar olmak gözüküyor. Yani hem kültürel olarak hem yaşam biçimi olarak nüveler oluşturabilmek.
Bunun sonucu ise bütün toplum katmanları için şimdilik özgür düşünce ve bilginin paylaşılması, sol iktidar için daha gerçekçi katılım ve demokrasi istemek demektir.

SOSYAL DEMOKRASİ DENİNCE..
Eski Yunan’da kısaca halkın iktidarı demek olan ve kısıtlı kişilere de tanınmış olsa demokrasi doğrudan uygulanabiliyordu. Günümüzde demokrasi sözcüğünün çok farklı anlamları ortaya çıktı. Hepsi özde halka dayandırılıyorsa da uygulama da farklılık göze çarpıyor. Demokrasi sözcüğü klasik demokrasi, batı demokrasisi, liberal demokrasi, siyasal demokrasi, çoğulcu demokrasi gibi deyimlerle birlikte kullanılıyorsa da aynı olguyu ifade ettikleri söylenemez. Buna karşılık son yıllarda gelişen “sosyal demokrasi” kavramının ya da ekonomik demokrasi, endüstriyel demokrasi gibi kavramların kullanılmaya başlanma nedeni yozlaşmadan kaynaklanıyor olsa gerek.
Sosyal adalet, daha iyi bir yaşam, özgürlük ve barış amaçlayan sosyal demokrasi ya da diğer adıyla demokratik sosyalizm, Sosyalist Enternasyonal’in ilk kongresi sayılan 1951 Frankfurt toplantısında yayınlanan bildiride ayrıntılarıyla tanımlanmıştı. Buna göre demokratik sosyalizm, kapitalizmin karşısındaydı. İşçi eyleminin büyüyüp güçlenmesinden ve insanların bir avuç tekelci kapitalizminin egemenliğinden korunmasından yanaydı. İhtilalci değildi fakat sınıf savaşımını kabul etmekteydi. Sosyalizmi bir aşamada değil sonuç olarak onaylıyordu. Yani komünizme karşıydı. Fakat marksizmi reddetmiyor, ancak ne bir tek devletin ne de tek resmileştirilen bir ideolojinin sınırları içinde hapsedilmesini ise onaylamıyordu. Yani demokratik sosyalizme bağlı ve seçimle sosyalizme ulaşmayı hedefliyor sosyal demokrasi toplumu... Hem marksist çözümleme yöntemiyle değerlendiriyor, hem de marksizme bağlı kalabiliyordu.
Avrupa’daki sosyal demokrat partiler ise hem Avrupa Birliği’nden yana hem de Ortak Pazar’daki sermaye ortaklığına karşı emekçi birliğini sağlamaktan yanaydı. Ancak Avrupa’da ve ülkemizde olduğu gibi özelleştirmeye karşı da olsalar hem devletçi de olsalar başta burjuvazi ile yaptıkları koalisyonlarla hem ödün vermek zorunda kalıyorlar hem de zamanla yıpranıyorlardı sosyal demokrat partiler.
Bütün bunlara karşılık kapitalist uygulamalar içinde sosyal demokrat partilerin biraz olsun prim yapması ve alternatif olarak görünmesi ise burjuva ekonomilerin olsa olsa rekabetçi ya da diğer alanlarda eşitlikle ilgili gereksinim ihtiyacı doğurmasından kaynaklanıyor olsa gerekir.
Bütün bu ayrımlara karşılık demokrasinin temel iki farklı yorumu var çağımızda: Bunlar batılı ve marksist yorumlardır. Batı demokrasisi deyince de üç şey anlaşılıyor: Parlamento düzeni, çok partililik ve seçim.
Batı demokrasisinin özü çoğulculuk yani toplumda hiçbir düşüncenin ayrılığının olmadığı iddia edilmektedir. Yani her düşünce özgürdür, açıklanabilir ve özgürce örgütlenebilir. Ve her düşüncenin iktidara gelme hakkı vardır. Marksizm batı demokrasisini sıkı bir eleştiriye tabi tutarak reddetmekte ve yerine yeni bir demokrasi önermektedir: Marksist Demokrasi.
Gerek eleştirisi gerek önerisi marksizmin tarih ve toplum anlayışına sıkı sıkıya bağlıdır.
Marksizme göre, batı demokrasisi burjuvazinin feodaliteye karşı kazandığı zaferden sonra kurduğu bir rejimdir. Burjuvazinin çıkarlarını savunma amacını taşır. Batı demokrasisinde gerçek özgürlük yoktur. Aslında gerçek özgürlük yalnız burjuva sınıfından olanlar için vardır. Sonra tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi özü bakımından da demokrasi aleyhtarıdır. Yani gericidir ve halk düşmanıdır diyor marksist düşünürler.
Ünlü marksist düşünür Lenin, demokrasinin önemi sınıf mücadelesini genişletmesi, açması ve bilinçlendirmesindedir diyor.
Marksist demokrasinin ise kendine özgü ilkeleri var. Bunlar; proletarya diktatörlüğü, sadece proletarya için özgürlük ve tek partililik gibi ilkelerdir. Parti örgütünün temel ilkesi ise demokratik merkezciliktir. Demokratik merkezcilikte, partinin aşağıdan yukarı bütün yönetici kuruluşlarının çalışmaları konusunda öteki parti kuruluşlarına ve üst kuruluşlara sürekli olarak bilgi vermeleri, mutlak parti disiplini, azınlığın çoğunluğun iradesine bağlı olması ve üst kuruluş kararlarının alt kuruluşlar için kesin bağlayıcılığı olması anlamına geliyor.
Batılı demokrasiler diyaloga bağlı iken marksist demokrasi diyalektiğe dayanıyor. Diyalektik düşüncenin belirli ilkeleri var. Buna göre herşey bir bütünden oluşuyor ve ayrı ayrı ele alınamıyor, bütün ile parçaların birbirleriyle ilişkisi ele alınırsa ancak rasyonel olabilirdi. Herşeyin temel özelliği ise gelişme ve değişmeydi.
Yine herşey zıddına göre tanımlanır ve soyuttan yola çıkıp en somuta varana kadar değişmeyi ifade eder. Bu da en sonunda dünya ile olan düşüncelerimize ulaşır.
Sonuç olarak, sosyalizmde amaç insanı mutluluğa ulaştırmaktır. Oysa batılı demokrasiler yozlaşmıştır Bu yüzden doğrudan demokrasiler bile uygulanamamaktadır. Kapitalist toplumlarda emekçi kitleler temsil edilme olanağını bulamıyor, diyor marksist düşünürler...
Bu yüzden batılı demokrasilerde yeni biçimler ortaya çıkmış. Doğrudan demokrasi şeklinin yerini temsili demokrasi veya yarı doğrudan demokrasi almış. Tabii bütün bunların nedeni de parlamenter demokrasinin niteliğinden gelmektedir. Halkın milletvekilini seçip meclise gönderdiği temsili demokrasilerde de parlamentonun halkı temsil etme gücü pek fazla yoktu. Veto hakkı, referandum ve inisiyatif kullandığı yarı doğrudan demokrasilerde de doğrudan demokrasiye oranla temsil olanağı fazla değildi.
Fakat herşeye rağmen gerek marksist olsun gerek batılı olsun demokrasilerde ülke sorunlarının ve toplumsal sorunların çözümü yani adaletin, eşitliğin, özgürlük ve barışın sağlanması verilecek olan demokrasi eğitimi ile mümkün olabilir. Demokratik mücadele ile mümkün olabilir.
Ünlü eğitim bilimcisi John Dewey’in deyişiyle “yönetilenler ve oy verenler eğitimli olmadığı sürece, seçimle işbaşına gelen bir hükümet başarılı olamaz”...
Günümüzde politika kitle uğraşısı haline geldi. Eğitim sürecinde de bireyin politik sorumluluğunu kavraması yönünden eğitilmesi önem taşıyor. Zira toplumlar layık oldukları yönetilirler. Demokrasiyi beklerken demokrasinin de insanlardan bir şeyler beklediğini unutmamak gerek. Bunda da en büyük sorumluluk galiba yönetenlere düşüyor.

RUSYA FEDERASYONU DOĞUYOR...
Yazının başında demokrasinin anlamından yola çıkıp, Avrupa’daki değişimin ortaya çıkardığı sonuçları ve değişen solu yani bugünkü solun durumunu ve geleceğin solunun ne olabileceği konusundaki somut ipuçlarından bahsedeceğiz demiştik.
Şu ana kadar demokrasi kavramına açıklık getirmeye çalıştık. Bu aşamadan sonra Avrupa solunun bugünkü durumuna bakalım.
Aydın Engin’in “Solda Arayışlar” isimli kitabında da değindiği gibi, özellikle Doğu Avrupa’daki özelleştirme dalgası, bugün hala marksizme bağlı olanları ve savunanları çok daha yakından ilgilendiriyor. Marksist, komünist, sosyalist ya da sosyal demokrak ayırtetmeksizin tüm sol Doğu Avrupa deneyimiyle hesaplaşmak zorunda diyor, Aydın Engin.
Sosyalizmi uygulama anlamında ilk yaşayan ülke Sovyetler Birliği ya da yeni adıyla Rusya Federasyonu. Yani en büyüğünden, en önemlisinden, en karmaşığından ve en zorundan başlayalım Rusya Federasyonundan.
1989 yılının Şubat ayında Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 27. kongresinde genel sekreterliğe seçilmişti. 1988 yılının Temmuz ayında yapılan parti konferansında da konumunu pekiştirmişti. Ardından parti içindeki reform karşıtlarının parti içi ağırlıklarını kırmıştı.
1990 yılının Mart ayına gelindiğinde de artık devlet başkanlığını üstlenen Gorbaçov Sovyet liderleri arasında yalnız Stalin’in sahip olabildiği bir gücü elinde toplamıştı. Temmuz 1990’da yapılan 28. parti kongresinde yaklaşık 12 gruplaşma ve fraksiyon ortaya çıkmıştı. Partinin de son kongresinde ortaya çıkan parçalanmışlık, izleyen aylarda ve yıllarda pek çok gelişmenin de belirleyicisi olacaktı. Birbiriyle çekişen gruplar arasından, grubu ve tabanı olmayan Gorbaçov, parti içindeki iktidarını korumayı başardı.
Ancak ülkedeki genel çözülme ve parçalanmanın ipuçları da su yüzüne çıkmıştı. Boris Yeltsin Rusya Federasyonu Başkanlığı’na seçilmiş , Komünist Partiden protesto içeren bir açıklamayla istifa etmiş ve Rusya Federasyonunu da alışılmadık ölçüde fiilen özerkliğe kavuşturmuştu.
Ukrayna ve Beyaz Rusya da Komünist Parti’nin geleneksel merkezi otoritesini tanımadıklarını gösteren küçük ama anlamlı siyasal jestleri ard arda sıralıyor, Estonya, Letonya ve Litvanya da Sovyetler Birliği’nden kopuşun somut adımlarını atıyorlardı. Ülke ekonomik bir darboğaza saplanmıştı. Ne Gorbaçov’un her derde deva olarak sunduğu serbest piyasa ekonomisi meyvesini veriyor ne de eski düzen yürüyordu. Ünlü Rus kışı bastırdığında Sovyet insanı soğuğun yanısıra açlıkla da savaşmak zorunda kalmıştı.
1991 Noel’inde bir zamanların süper gücü Sovyetler Birliği için kapitalist Avrupa metropollerinde yardım paketleri toplanıyor, eski ceket, palto, kazak, eldiven, süttozu, tereyağ, margarin, un, makarna, çikolata yüklü sadaka konvoyları Rus steplerine doğru yola çıkıyordu.
İktidara alışmış Sovyetler Birliği Komünist Partisi kadroları çaresizdi. Üstelik partinin hantal ve kocaman gövdesi Gorbaçov’un “Perestroyka” denilen yeniden yapılanma ve “Glasnost” adı verilen saydamlaşma politikasını taşıyabilecek esnekliği çoktan yitirmişti.
1991 Ağustos ayında Sovyetler Birliği Komünist Partisi içindeki tutucu kanat bir darbeye kalkıştı. Darbeyi parti değil, açıkça antikomünizmi seçmiş olan Boris Yeltsin bastırdı. Ardından partinin Rusya Federasyonu içindeki tüm siyasal faaliyetlerini yasakladı. Bu Komünist Parti için sonun başlangıcıydı. Tabi Gorbaçov içinde...
Çok geçmedi, 1991 Kasım’ında anlı şanlı Komünist Parti kesin olarak yasaklandı, kapatıldı, mallarına el kondu. Tam 74 yıllık bir mutlak iktidar böyle çökünce siyasal bir karmaşanın patlaması kaçınılmazdı.
Patladı da. Siyasal yelpazenin her dilimi kısa sürede dolduruldu.
Faşist siyasal hareketten aşırı dinci siyasal örgütlenmelere, çarlar çağının özlemini çeken çağdışı güçlerden, kapitalizmin hem de en vahşisinden düşler görenlere kadar karmaşık ve karman çorman bir yelpaze, siyaset sahnesinde belirdi. Bu siyasal altüstlükle Rusya Federasyonundaki Komünistlerin kendilerini toparlamaları ve yeniden siyasal arenaya çıkmaları için tam bir yıl geçmesi gerekti.
1992 Ekim’inde Rusya Federasyonu Komünist Partisi kuruldu. Kurulur kurulmazda üye sayısı bakımından ülkenin en büyük partisi oldu. Örgüt yapısı ve ülke içindeki en büyük siyasal güç olmasına rağmen diğer grup ve fraksiyonlarda kendi partilerini kurdular ve Rusya Federasyonu Komünist Partisine mesafeli durmaya çalıştılar.
Komünist partinin ardından kurulan bütün irili ufaklı ardıl partileri birbirinden ayıran Ziganov’un liderliğindeki Rusya Federasyonu Komünist Partisi de dahil, onların ideolojik çizgileri ve programatik tercihleriydi.
1995 yılında yapılan seçimlerde Rusya Federasyonu Komünist Partisiyle Viktor Tulkin’in önderliğindeki Rusya Komünist İşçi Partisi oyların yüzde 25’ini aldı. Ama herşeye rağmen sosyalistlerin de ifade ettiği gibi Rusya’da hala gerici bir güçlenme vardı.
Rusya Federasyonu Komünist Partisi “Geri Durmak Yok, Tam Tersine Sosyalizm Yönünde İleri!” diyor fakat eskisi gibi sosyalizme özgü sloganlar kullanmak ta istemiyordu.
Çalışanların Sosyalist Partisi geleneksel komünist tezlerden en önemlilerini; proletarya diktatörlüğü, demokratik merkeziyetçilik, sosyalist üretim biçiminin belirleyici önceliği gibi kavramları ve ön kabulleri reddediyordu.
1996 Haziran’ında ucu ucuna da olsa yeniden devlet başkanlığına seçilen Yeltsin’e karşı siyasal seçenek yaratmak, muhalefet hareketinin temel stratejisini saptamak, güncel ve politik hedefler Rusya’daki sol hareketin ana gündemini oluşturmaktaydı.
Ziganov’un liderliğindeki Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Komünist Partinin ardılı olma yönünde diğerlerinden bir adım önde bulunuyordu. Diğer sol partilerin 1996 seçimlerinde önemli bir etkinliği ise gözlenemedi.
Ocak 1994’teki parti kongresinden sonra Rusya Federasyonu Komünist Partisi‘nin amblemi değiştirildi. Geleneksel orak-çekiç’in yanına bir de kitap eklendi. Partinin bununla partisiz aydınlara ve sol sosyalist gruplara ve parti üyelerine mesaj ilettiği söyleniyordu. Çünkü Rusya’da sanayi işçileri arasında politikaya karşı büyük bir ilgisizlik hatta aşırı boyutlara varan soğukluk başlamıştı. Şaşırtıcı belki ama bugünlerde Rusya’da sanayi işçilerinin politik örgütlülük düzeyi köylülük gerisinde kalmaktaydı. Özellikle maden işçileri kendilerini aldatılmış ve hala aldatılmak istenenler olarak görüyor ve sol partilerden uzak duruyordu.
Öte yandan Rus halkı arasında yapılan bir kamuoyu yoklaması halkın yüzde 85’inin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasından üzüntü duyduğunu ortaya koymuştu. İnterfax kaynaklı haber ve kamuoyu yoklaması 1998 sonucu olan bu oranın 1992’de yüzde 69 olduğu ve her geçen gün de arttığı belirtiliyordu. Yüz bin insanın sokaklarda yaşam mücadelesi vermeye terk edileceği ise daha sonraki haber bültenlerinde yer alacaktır.
Ankette Gorbaçov ve Yeltsin başarısız bulunmuştu. Dağılmadan sonra Rusya’da üretim hem sanayi hem tarım alanında düşmüştü. Üretimdeki yüzde 60’lık düşüş kadar alım gücü de 5 kat azalmıştı.
Bütün bu olumsuz gelişmelere karşılık en son IMF ve Dünya Bankası’ndan kredi isteyen Rusya Federasyonu IMF Başkanı’nın “Rusya’ya kredi veremeyiz, Rus ekonomisinde radikal bir değişme yok” yanıtıyla karşılaşmıştı. Bunun ardından Rusya Başbakanı Primakov’un komünist yardımcısı Yuri Mansukov ise “IMF önerileri kabul edilemez” diyerek tepki gösterecekti.
Ancak geçen günler her kapitalist ekonomide olduğu gibi Rusya’nın da giderek IMF’ye bağımlı kılan reçetelerle daha yakından tanışma ortamını hazırlayacaktı.
Rusya’daki değişim sürecinden sonra Sovyetler Birliği’nden ayrılan sosyalist cumhuriyetlerdeki duruma da şöyle kısaca bir gözatalım: Yalnız Ukrayna ve Beyaz Rusya’yı Rusya Federasyonu’ndan ayırmak mümkün değil.
Üç Baltık Cumhuriyeti olan Litvanya, Letonya, ve Estonya’ya gelince...
Bu ülkeler Rusya ile hala bağlarını tam olarak koparamadıklarından ve siyasal tercihlerini gerçekleştirebilecek siyasal karar mekanizmalarına da henüz tam olarak sahip olamadıklarından Rusya’dakine benzer bir değişimi yaşıyorlar. Halklarının önemli bir bölümünü de zaten Ruslar oluşturuyor. Enerji gereksinimlerini de Rusya’dan sağlıyorlar. Sadece Estonya’da, Kuzey Avrupa ve ABD’den akan para özelleştirmeye geçilmediğinden piyasada yatırıma dönüşmeksizin hareket ediyordu. Estonya Başbakanı Mart Laar bu tuhaf durum üstüne “Ülkemizde, ne şekilde kullanacağımızı bilmediğimiz kadar çok para dönüyor” diyordu.
1989’da Berlin Duvarının yıkılışı ve ardından 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte diğer sosyalist ülkelerde durum nasıl gelişmişti?
Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Yugoslavya ve Bulgaristan’da neler oluyordu?
Bunlara bakalım.
Yalnız Moğolistan gibi bir istisna var. Bilindiği gibi Moğolistan Sovyetler Birliği’ne bağlı olmamakla birlikte ondan bağımsız ama Sovyetler Birliği’ne sadık bir ülkeydi. Moğolistan’da da dağılmadan sonra sosyal demokrat, demokrat liberal, hatta yeşilci partiler ortaya çıktı ve taban buldular. Moğollar 1921 seçimlerinden sonra ilk kez çok partili bir seçim yaşadılar ama seçimden eski Moğolistan Devrimci Halk Partisi zagerle çıktı. Çin’in Moğolistan üstündeki hak iddiaları Moğolistan’ın milliyetçi eğilimler içine girmesine neden olmuştu.
Ülkede yaşanan serbest piyasa ekonomisine geçişin sancıları, ekonomik bunalım ve yoksullaşma 1992’deki seçimlerde özellikle kırsal kesimden gelen oylar Moğolistan Devrimci Halk Partisi’ni yeniden iktidara taşıdı. Parlamentodaki 76 iskemlenin 70’ini bu parti almıştı.
Macaristan’da da kısa zamanda durum aynı yönde gelişti. Macaristan Sosyalist İşçi Partisi 1990’da yapılan ilk seçimlerde Milliyetçi Macaristan Demokratik Forumu karşısında önce ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilgiden sonra partinin başındaki 1968 Ekonomik Reformunun mimarı Rezsö Nyers genel başkanlıktan çekilmiş, yerini Gyula Horn’a bırakmıştı.
Fakat 1994 seçimleri Mayıs ayında yapılmış ve seçimlerde herşey tersine dönmüştü. Bu kez Macaristan Sosyalist Partisi parlamentodaki salt çoğunluğu kolayca kazanmıştı. 176 seçim bölgesinden 149’unda seçilen Macaristan Sosyalist Partisi’nin adaylarıydı.
Polonya’da ise 1970’li yıllar işçi direnişleriyle birlikte Dayanışma Sendikası “Solidarnoş”u ve lideri Leh Walesa’yı yaratmıştı. Gdansk tersanesinde başlayan direnişler, General Jaruzelski tarafından bastırıldı. Ancak bunlar Polonya Birleşik İşçi Partisi’nin iktidarını derinden sarsmıştı. 1989’da yapılan seçimlerde sadece parlamentoda Moskova kontenjanı kalmıştı.
Ardından Polonya Birleşik İşçi Partisi feshedildi. Yerine Polonya Cumhuriyeti Sosyal Demokrasisi adıyla yeni bir parti kuruldu. 1990’daki seçimlere katıldı ve ezildi.
Ancak solcuların yenilgisi uzun sürmedi. 1995’teki seçimlerde sandıktan tekrar sol çıktı. Solidarnoş cephesi ezici seçim zaferinin sarhoşluğunda, Leh Walesa’da geçmişin prestijini bozdurup harcarken iktidarının da sonunu ilan etti.
Polonya Cumhuriyeti Sosyal Demokrasisi öteki sol partilerle ittifak kurarak oyların yüzde 20.4’ünü almış ve Kwasniewski de devlet başkanı olmuştur.
Çekoslovakya’daysa değişim hemen hemen Rusya’dakine benziyor, bütün Avrupa’nın içinde bulunduğu değişim rüzgarına Çekoslovakya’da kapılıyordu.
1968 Prag Baharı’nın doğduğu bu ülkede de Komünist Parti büyük bir deprem yaşadı. Ülke ikiye bölündü.
Bugün Slovakya dahil bütün komşularında sol partiler üst üste seçim zaferleri kazanıp iktidara uzanırken, Çek Cumhuriyeti’ndeki sol partiler ise kendilerini toplayabilmiş değildi. Solda birlik yoktu. Köylüler ve orta sınıf sağ görüşlü Burjuva Demokratik Parti’yi destekliyorlardı. Medya sol partilerin politikalarını ve programlarını halka yansıtmıyor aksine soldaki bölünmeyi ön plana çıkartıyordu. Bu da Vaklav Klaus önderliğindeki Burjuva Demokrat Parti’nin işine geliyordu.
Romanya da bu değişimden payını alanlardan. Bu ülkede de sol partiler güçlüydü. Ancak. Romanya’da da 1989’da bir deprem yaşanmıştı. Gittikçe yozlaşan parti yönetimi zamanla açıkça bir diktaya dönüştürülmüştü. Bu ise komünist partiyle rejim yıkılışını beraber getirdi.
Nomenklatura; en kestirme tanımla parti aristokrasisi Çavuşeskuların kurşuna dizilmeleriyle son bulmuş ama ülke bir iç savaşa sürüklenmişti. Daha sonra Romanya’da sol iktidarın başına gelen İon İliesku ülkedeki karışıklık ve yoksullukları çözmeye çalıştı.
Arnavutluk, Bulgaristan ve Yugoslavya’ya gelince...
Arnavutluk’taki değişim daha 1985’te Enver Hoca’nın ölümüyle başladı. Ardından 1989 depremi Arnavutluk’ta da etkisini gösteriverdi. Halkın gözünde putlaşmış lider olan Enver Hoca’nın ölümünden sonra rejim ancak 5 yıl daha dayanabildi. Sonunda da çöktü. 1996 yılında yeminli antikomünist Sali Berişa devlet başkanlığına getirildi.
Zaten yoksul olan Arnavutluk’ta Sali Berişa yönetimi siyasal ve ekonomik fiyaskolarla kısa sürede yıprandı. Özelleştirme ve kamu mülklerinin tasfiyesi adı altında tüm ülke haraç mezat özel mülkiyete tapulanıverdi. Yoksul olan ülkede dolar milyonerleri türedi. Basın özgürlüğü ve referandum gibi en demokratik haklar bile rafa kalkmıştı.
Feshedilen Arnavutluk Emek Partisi’nin Başkanı Fatos Nano ve parti yöneticileri sudan yolsuzluk iddiaları ile tutuklanmışlardı. Eski sosyalist devlet başkanı Ramiz Alia ve diğer partililerde hapse mahkum edildiler.
Sali Berişa’nın iktidarı uzun sürmedi. İç karışıklıklarla çalkalanan Arnavutluk’ta özellikle patlak veren banker skandalı arkasından yapılan seçimler Sosyalist lider Fatos Nano’nun zaferiyle sonuçlanmıştı.
Yakın komşu Bulgaristan’da yaşananlar ise ilk bakışta öteki sosyalist ülkelerden farklı değildi. Ancak Bulgaristan’da yeni kurulan sosyalist partinin arayış ve uygulamaları sosyalistler için darbe oldu. 1989 sonunda Bulgaristan Komünist Partisi içindeki muhalefet kanat önce sanki ömürboyu genel sekreterliğe seçilmiş gibi davranan Todor Jivkov’u görevden aldı. Sonra 1990’da partinin tepe kadrolarında büyük bir temizliğe başladı. Sendikalara bağımsızlık tanıdı. Türk azınlığın adlarının zonrla Bulgarlaştırılmasını öngören ırkçı politikayı mahkum etti.
Bulgaristan Sosyalist Partisi Haziran 1994’te yaptığı kongresinde parti programında yeni bir aşamaya ulaştı. Yeni programında “Bulgaristan toprakları üstünde sosyalist ülküleri yenilemek ve yaşama geçirmek” ilkesini benimsedi...
1989 depremi ve 1991’de Sovyet sosyalizminin çözülüşünden sonra Sovyetlerin yıkılışının ardından sosyalizm çöktü diye zafer çığlıkları atıp sevinenleri en çok şaşırtanlardan biri herhalde Yugoslavya’daki gelişmeler olmuştur. Ancak sosyalizm çözülüp ülke parçalandıktan sonra Yugoslavya’da da aşırı ırkçı ve milliyetçi partilerin işbaşına geleceğini sananlar çabuk yanıldılar. Parçalanan ve tek tek bağımsız devletlere bölünen ülkede sosyalistler iktidarı ellerinde tutmuşlardı. Sırbistan’da, Makedonya’da, Karadağ’da ve Slovenya’daki sosyalist iktidarlar adeta halkların kardeşliği arasında bir barış köprüsü görevi görmüş oldu.
Zira 2 binlere girerken dünyanın gündemini Yugoslavya’daki olaylar oluşturuyordu. Yugoslavya’da varolan etnik gruplar Yugoslavya’nın dağılmasından sonra birbirleriyle çatışmaya başlamışlardı. Çatışmalar bir süre sonra etnik temizliğe dönüşünce askeri müdahaleye uygun bir zemin hazırladı. Avrupa’nın göbeğindeki gelişmeler bütün dünyanın dikkatini buraya çekmişti.
1988 yılında yapılan Sırp gösterilerinde dağıtılan bildirilerde Yugoslavya’da etnik temizliğe giriştikleri görülen Sırpların iki tarihsel suçlamaları vardı. Bunların ilkinde Sırplar, Hırvatların 2.Dünya Savaşı sırasında faşistlerle ve Nazilerle işbirliği yaparak Ruslara karşı kurşun sıktıklarını, Hırvatların kayrıldığını ve büyük yatırımların Hırvatların yaşadığı Dalmaçya kıyılarına yapıldığını öne sürüyorlardı. Diğer bir suçlamada Arnavut müslümanlarının her zaman Arnavut, Makedonya müslümanlarının her zaman Makedonyalılık taşıdıkları, Sırp müslümanlarının kendilerini Sırplıdan önce müslüman gördükleri için Avrupalılar tarafından Hırvatlar kadar sevilmedikleri şeklindeydi.
Sırplar bu yüzden Kosova ile Voyvodina eyaletlerinde azınlık durumuna düştüklerini ve bu eyaletlerin Sırbistan’dan ilhak edildiklerini savunuyorlardı. Kendisi de bir Hırvat olan Tito, Yugoslavya’da en büyük etnik grup olan Sırpları arkasına alarak 2.Dünya Savaşı’nda faşistlere karşı başarı kazanmıştı.
Yugoslavya’nın dağılmasından sonra önce güvenlik güçlerinin de farklı etnik gruplardan olması nedeniyle şiddetli iç çatışmalar doğmuş ancak eski Yugoslavya arasında önemli gücün Sırplar elinde bulunması özellikle Kosova’da çoğunluk olan Arnavutlara karşı Yugoslav ordusunun etnik temizliğine dönüşmüştü. Yugoslavya'da daha büyük katliam olayları beklenirken uluslar arası askeri müdahaleyle milliyetçi grupların etnik temizliği gecikmişte olsa önlenebilmişti. Öte yandan barış sürecinde sol grupların katkısının olduğu ise açıktı.

ÖDP’YE NELER OLUYOR? ...
ÖDP, 23 Ocak 1996’da kurulmasıyla birlikte hemen dikkat çekmişti. 1 yıl sonra ilk büyük kurultayını yaparak genel başkanlığına İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Ufuk Uras’ı getirdi.
ÖDP’nin Ankara’daki Kongresi alışılan toplantılardan farklı olmuştu. Önce Gölbaşı’nda 3 günlük büyük konferans çalışmaları yapılacak, oraya katılan temsilciler daha sonra spor salonunda toplanacak ve yeni yönetimi belirleyeceklerdi. Bu Türkiye’deki alışılmış atama ve seçme yöntemlerinden çok farklı olarak Türkiye’de ilk kez başvurulan bir uygulama olacaktı. Zira genel seçimler öncesi başlatılan yeniden yapılanma çalışmaları tabanla kurulacak olan bağın da ilk basamağıydı.
Kongreye sunulan karar tasarılarından biri de şöyleydi:
“ÖDP, yeni liberalizmin ve savaşın yıkıcı etkileri karşısında savunmasız kalan, düzenden umudunu yitirmiş, bu nedenle kurtuluşu İslam’da gören kent yoksullarının bu akımdan kopuşunu sağlamak, onları özgürleştirme mücadelesinin öznesi kılmak için çaba gösterir”.
ÖDP, farklı ama sağlam ideolojisi tutarlı çizgisi olan gelişmeye açık bir partiydi. Bu farkı Ufuk Uras “politikacı kimdir?” sorusuyla şöyle yanıtlıyordu:
“Politikacı gelecekte neler olacağını söyleyen ama vaat edilen gelecek gerçekleşmediğinde buna açıklama getirebilen insan tipidir.”
Uras ‘a göre alışılmış siyasetçi tipi ve siyasetçiler değişmeliydi:
“Yeni bir sayfa açmak, yeni bir ülke kurmak için, her yerde her gün siyaset yapacağız. Siyaseti meslek gibi görenlerin elinden mesleklerini alacak, siyaseti toplumsallaştıracağız.”
Uras halkın 60‘lı yıllardan bu yana Demirel, Ecevit, Baykal, Türkeş gibi liderlere tahammül ettiğinin de altını çiziyordu.
ÖDP’nin Ankara’daki “büyük Konferansı” klasik politikacı tipinden umudu kesenler için iyi bir fırsattı.
ÖDP aynı zamanda dostluğun, eşitliğin, hoşgörünün, kadınların, sivil itaatsizliğin, yeşilin, hayvan dostlarının, mor kurdela takanların, dışlananların, sokağın, sanatın, tembellik hakkının, mizahın, eziklerin kısaca kendini temsil güçlüğü çeken ve mevcut siyasal ortamda bir türlü kendine yer bulamayanların buluştuğu bir odak noktası olacaktı.
İşte ÖDP bu iddia ile ve meşhur “aşkın ve devrimin partisi” sloganını kullanarak meydanlara çıkacaktı...
Bu sloganla başta tüm medyanın ve her kesimden suskunların ilgisini çekti. Büyük medyanın isimleri bile köşelerinde ÖDP ile ilgili gelişmelere yer veriyor onu göklere çıkartıyor, aşkın ve devrimin partisini koyacak yer bulamıyordu:
“Aşkın ve devrimin partisini seviyoruz” !..
Bazı sol ve sosyalist aydınlar da ya kurucu olarak ÖDP’de yeralıyor ya da daha sonra partiye katılıyorlardı. Mina Urgan, Leyla Erbil, Fethi Naci, Can Yücel, Eşber Yağmurdereli, Adalet Ağaoğlu bunlardan sadece birkaçıydı. Uğruna şiirler bile yazılıyordu:
“Ne güzel geldin çiçeklerinle demeyi getirdim çünkü
ne güzel gidiyorsun kuşlarımla demek istiyorum
...
yeni bir sevme biçimi getirdim belki yalan ama yeni
...
aşk olur o zaman belki de kimbilir aşk tamam olur.
...
Işığın gölgesini inatla aydınlatma çabasını getirdim
Aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar.
...
bir şey olsun hayatımızda tutup o birşeyi getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar
...
keskin yüzünden köreliyor bıçak bu işlerde bir
terslik var
aşık olunmaz aşk olunur devrimci olunmaz
devrimolunur
ellerinden tutup soluk soluğa bütün bunları getirdim
aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar.
ÖDP’liler arasına katılan şair Nevzat Çelik’te “Sevgili Yoldaş Kurbağalar” isimli şiirinde işte böyle diyordu.
ÖDP yani Özgürlük ve Dayanışma Partisi, kendi gelişimini sarmaşığa benzetiyor, özgürlük ve eşitlikten yana olan toplumun bütün kesimlerini kucaklıyor, kısa zamanda da büyük desteğini alıyordu.
Türkiye’de ilk kez diğer partilerden farklı olarak seçmene daha fazla yetki tanınıyor ve parti içinde Türkiye’de başka bir sorun olan cinsiyet ayrımını önleme açısından daha çok eşitlik ile daha fazla temsil ilkesinin altına imza atılıyordu.
ÖDP’nin “Barış için 1 milyon imza” girişimi büyük yankı uyandırdı. Sivil inisiyatifi öne çıkartan süpürgeli yürüyüş, “Bir dakika karanlık” eylemi de aynı ilgiyle karşılandı. Bergama köylüleriyle dayanışma, Erbakan-Çiller hükümetinin son döneminde “Refahyol-Hazırol” eksenindeki kopuş günlerinde gerçekleştirilen demokrasi şenlikleri, bütün kamuoyunun ve siyasi çevrelerin dikkatini çekmişti.
ÖDP böylece “ortanın solu” sloganı altında burjuva sola ve siyasal islamcı çevrelere kayan tepki oylarını tekrar sola çekmeyi amaçlıyordu. Üstelik 1965’teki seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’nin elde ettiği yüzde 3’lük oy potansiyeli de yeniden kazanılmıştı.
Bu sol için yeni bir başlangıç olabilirdi...
Ancak soldaki silkinmenin burjuvazinin dikkatini çekmesi uzun sürmeyecekti. Meşru ve yasal zeminde yürütülen mücadele kısa zamanda yükselişi gibi partinin içten de çok çabucak erimesine neden olacaktı.
“Artık halk konuşacak” adı altında kampanyalar yürütülmüştü. Susurluk davasıyla ilgili kirli ilişkileri anlatan “halkın raporu” adı altında sunulan basın açıklaması ise kısa süre sonra aralarında Ufuk Uras’ın da bulunduğu bazı genel başkanların yargılanmalarına neden oldu. Memurun, işçinin, emeklinin, öğrenci ve kadın gibi toplumun mağdur kesimlerinin sorunlarını paylaşmak, konuşmak ÖDP’ye pahalıya malolacaktı. Zira Uras’ın da belirttiği gibi Türkiye’de siyaset hala 12 Eylül’ün izlerini taşıyor, siyaseti para ve güç ilişkileri belirliyordu.
Yine 2001 yılı içinde Ufuk Uras’la yapılan bir söyleşi ÖDP’nin sıkıntılarını gündeme getiriyordu. ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’a göre ÖDP bir diş çıkarma dönemindeydi. Partiyi kurmakla tarihi misyonunu tamamlamış olan eski adres ve defterlerin, ÖDP kimliği üzerinden yeni bir partiye doğru evrilmesi gerekiyor ve bunun da bir günlük iş olmadığı belirtiliyordu.
ÖDP’nin kekeme halini bir kenara bırakıp Türkiye’nin solu ve toplumsal muhalefeti için toparlayıcı bir rol oynamasının tek çıkış yolu olarak göründüğü de ayrıca ifade ediliyordu.
Ufuk Uras’la röportajı yapan Yurdagül Erkoca ÖDP hakkındaki görüşlerini dile getirirken de soruyordu: “Solun bütün renklerini içinde barındırmakla, çok renkli, çok sesli bir parti olmakla, çoğulculuğu tüm kurum ve kurallarıyla hayata geçirmekle övünen ÖDP’de neler oluyordu?”.
MAG Magazin Dergisi’nin 2001 Mart sayısında Genel Başkan Ufuk Uras solda yaşanan sorunları ve 5 yılın muhasebesini yapıyordu. ÖDP’de neler oluyor sorusuna “Partinin birlik döneminden dirlik dönemine geçtiği söylenebilir” diyordu.
ÖDP 5 yıl önce büyük bir şenlikle kurulmuştu. Türkiye sosyalist hareketinin çeşitli grupları, çevre ve kadın hareketinin önde gelenleri, savaş karşıtları, hatta nükleer karşıtları, heteroseksizm karşıtları ÖDP programı etrafında biraraya gelmişti. Bu çok renkli parti modeli sona mı eriyordu sorusuna Uras’ın yanıtı “ÖDP’nin ikinci dönemi arayıştan kavrayış dönemine geçmek olarak tanımlanabilir” şeklindeydi. Son 5 yılın açılımını ise şöyle yapıyordu Uras:
“Memleketin solu ve toplumsal muhalefeti için toparlayıcı rol oynayabilir. Tek çıkış yolu budur. ÖDP, içine kapanmamalı. Eski örgüt fetişizmlerini, eski aidiyetler üzerinden siyaset yapma anlayışını ve alışkanlığını bırakmalıdır.”
ÖDP Genel Başkanı’nın bu sözleri bir çağrı anlamını mı taşıyordu, Uras, “Bu bir tavsiye. Yapmamız gereken iş, ÖDP’nin partileşme sürecini, kurumsallaşma sürecini tamamlamaktır” diyordu. Uras, parti içinde yaşanılan sürece ilişkin olarak parti içi grupların siyasetin dışında kalmasının ve Türkiye’de tek güvenilir kurum olarak ordu ve askeri bürokrasinin görüldüğünün altını tekrar çiziyordu. 28 Şubat süreciyle birlikte sivilleşme hedefini ve partiyi de buna uydurma gerekliliğini kastederek “bütün partileri etkileyen unufak olma hali var” diyerek partiyi koruma göreviyle karşı karşıya olduklarına dikkat çekiyordu.
O sıralar 21. yüzyılın sosyalizmi ifadesini ortaya atmış ve gazetelere sürekli bu konuyla ilgili demeçler vermekteydi. Bunun açılımını ise şöyle yapıyordu:
“21. yüzyılın mucizevi yanı yok. İki kutuplu dünyanın değişmesinden, yani Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra sosyalizmin bir tarihsel dönemi sona erdi. Burjuvazi açısından siyaset, başkalarını yönetme sanatıdır. Bugün özgürlükçü ve demokratik bir sosyalizmin, dayanışmacı bir solun inşa edilmesi hedefiyle karşı karşıyayız. Küreselleşme sürecinin tahribatına karşı enternasyonalist bir hat oluşturmasıdır. Solun derdi, halktan kopuk olarak kalmayı nasıl aşabiliriz sorusunun cevabını bulmaktır”.
ÖDP’nin kuruluşu aydın çevrelerde ve medyada da heyecanla karşılanmıştı. Sonraki aylarda Türkiye onları şenliği sokağa taşıyanların partisi olarak tanıdı. En büyük itirazlarını 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasından sonra ortaya çıkan kirli ilişkiler üzerine yaptılar. 18 Nisan seçimlerine doğru giderken çeşitli çevreler tarafından ÖDP alternatif bir siyasi seçenek olarak görülmüştü. Aydınlardan ve medyadan aldıkları destek o güne kadar Türkiye solunda hiçbir siyasi oluşuma nasip olmamıştı.
Çok seslilik ve bir çok kesimi kucaklamak iddiası ortaya atılan ÖDP’de işler tersine mi dönüyordu. Parti’nin bu durumuyla ilgili eleştiriler üzerine Uras’ın hiçbir parti liderinde duyulmaya alışıldık olunmayan özeleştirisiyle görüşleri şöyleydi:
“Geleneksel partilerin dar kadro politikalarına karşı tepki olarak ÖDP’yi oluşturduk. Ancak bu seferde çok gevşek ve keyfe keder ilişkilerden oluşan bir parti yapılanmasına gidildi”.
Açıkçası solun ütopyasını inkar dönemi mi yaşanıyordu?
Geçmiş inkar edilmemeliydi. Önemli olan var olanı aşabilmekti. Kendini parti içinde ifade edemeyenlerin durumu ne olacaktı? İşte buna da Uras’ın yanıtı bu kadar netti:
“Partiden uzaklaşanları tekrar kazanacak kanalları, örmek durumundayız. Yapılması gereken, kime ve neye karşı tepkili olduğunu bilen geniş kesimlere, kimden ve neden yana olması gerektiği yönünde bir adres göstermektir".
Bütün bu tartışmalara ve adresle ilgili göndermelere rağmen ÖDP seçimden sonra bütün destekleyenlerini hayal kırıklığına uğrattı. Seçim sonuçlarının açıklanması ve yaşanan hayal kırıklığından sonra ÖDP uzun bir süre sessizliğe bürünmüştü. Artık gazete sütunlarında ve TV ekranlarında daha az görülüyor, “aşkın partisinde ayrılık rüzgarları” haberleri ortalıkta dolaşıyordu.
Seçimler ise tüm Avrupa’nın tersine Ufuk Uras’ın “gerekli yasal düzenlemelerle adil bir seçim yapılmadığı takdirde, daha fazla şeriatçi, çok daha fazla ırkçı ve çeteci seçilecektir” uyarısıyla dikkat çektiği gibi sonuçlanıyor bu grupların destek verdikleri siyasal partiler meclise giriyorlardı.
İlginç olan başka bir şey de Uras’ın Baykal’a benzer sözlerinin olmasıydı. Uras da Anadolu’dan sözediyor “ÖDP Anadolu’da doğdu, Anadolu toprakları sevda topraklarıdır” diyordu. Ancak tek farkla Uras Anadolu şeyhlerini kastetmiyor, Aziz Nesin’den, Nazım Hikmet’ten, Sait Faik’ten bahsediyor, Onat Kutlar’ın, Yılmaz Güney’in partisi olduklarını söylüyordu.
Ancak bu önemli fark seçimlerdeki kaderlerinin birbirlerine benzemesini ise değiştirmiyordu.


TAMER UYSAL


Etiketler: CHP ve Sol,

  Kategori: Makaleler

  Tarih: 18.8.2015 01:03:17

  Hit: 322

  Yorum: 0


Bu Yazıya Ait Yorumlar:

     Bu Yazıya Ait Yorum Bulunamadı!

Yorum Ekleme Formu:

 * Adınız Soyadınız : 

 * E-Mail Adresiniz : 

 * Yazıyla İlgili Yorumunuz : 

 * Güvenlik Kodu : 

Tamer UYSAL Hakkında

  Diğer Bilgiler

İsim: Tamer UYSAL
Yer: Türkiye/Bursa
E-Mail: dosteli767@gmail.com
Cinsiyet: Bay
Medeni Hal: Bekar
Meslek: Yazar
Yazdığı Yazı Sayısı: 49
Yapılan Yorum Sayısı: 0

Yazarın Son Yazdığı Yazılar

» Kudüs... Ey Kudüs
Kudüs... Ey Kudüs
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun

» ŞİLİ'YE DUYARLIK
ŞİLİ'YE DUYARLIK
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun

» DEVLETLER HUKUKU VE DEMOKRASİ
DEVLETLER HUKUKU VE DEMOKRASİ
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun