Hoşgeldiniz! Kontrol panelinize erişmek için;
Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Bugün;
19.10.2017 19:15:41

Yazılar Arşivinde Arayın:

Forex Danışmanlık Hizmeti / 5.3.2016 15:24:11 / Forex Teknik Danışmanlık Hizmeti www.gurkanfx.com sitesinde faaliyete geçmiştir. | Bilgi Paylaşım Platformu / 31.1.2013 17:23:53 / Üye olarak düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz. |

Tamer UYSAL Adlı Yazarın Sayfası | Kullanıcı Adı: Tamer UYSAL

TÜRKİYE’NİN GERİCİLEŞMESİ, SÖMÜRGELEŞMESİ VE DEMİRTAŞ CEYHUN’UN “HAǒLI EMPERYALİZM” KİTABI ÜZERİNE NOTLAR (2)



“Gelişim selinin hiçbir zaman geriye akmayacağını unutmayınız. O daima ileriye, serbest rekabetten birliğe, küçük birlikten büyüğe, büyükten dev gibilerine doğru akar ve nihayet sosyalizme, bütün birliklerin en dev gibisine dökülür.”

Jack London (Demir Ökçe)


Bütün sosyal olaylar ve hareketler kendinden önceki düşünce (a priori) ve eylemlerin etkisiyle doğar, gelişir, yetkinleşir (tez-antitez-sentez meselesi). “Burjuvazi dini şevki, kahramanca cesareti, en ilahi coşkuları bencil, hesapların buzlu sularında boğdu.” diyen Karl Marx, diyalektik düşünceyi geliştirerek dinsel ortaçağ çatışmalarının yerini sınıfsal çelişki ve çatışmaların aldığını ileri sürüyor ve diğer sol hegelcilerle beraber Hegel'den aldığı kendi deyimiyle “başaşağı duran diyalektik yöntemi ayakları üstüne oturtarak” idealist değil “materyalist” felsefe için kullanıyordu.

Lenin daha sosyalist devrim tamamlanmadan ve sosyalist devlet kurulmadan önce din konusundaki düşüncelerini kaleme almıştır. Lenin’e göre din adamı, devlet adamı ve eğitimci olmamalıydı. Marksistler aristokrasinin başta bölücü ve gerici unsurlarına karşı politik hedefler doğrultusunda ve kitlesel ideolojik mücadele çerçevesinde tavır almışlardır.

Simgesel antropolojinin kurusu sayılan Victor Turner, her toplumsal düzenin sürekli bozulmalarla ve yeniden bütünleşmelerle kendisini varettiğini belirtmektedir. Toplumsal yapının ortaya çıkış ve çözülüşünü Komünitas fikriyle açıklayan Turner, Claude Lévi-Strauss’un yapısalcı yaklaşımına karşılık “anti-yapı (liminality communitas)”yı koymuştur. Yani toplumsal düzen hiçbir vakit statik değildir. Başka bir anlamda mevcut yapıdan sonra bir geçiş döneminin yani eşiktelik durumunun varolduğunu ve son aşamada topluluk ve kültürler arasında yeniden bütünleşme olduğunu kabul etmektedir. Sosyal yapı, kendi içinde gerilim ve karşıtlıklar taşır. Victor Turner, eşiktelik görüşünü öne sürerken Fransız etnolog ve halk bilimci Arnold van Gennep'in 1960’ta yayınlanan "Les Rites de Passage (Geçiş Ritleri)” adlı kitabındaki yaklaşımı derinleştirmişti. Rus düşünür filozof ve edebiyat teorisyeni Mihail Mihayloviç Bahtin de “Diyalojizm” kavramını ortaya atarak olayların asla sabitlenemeyecek toplumsal bir akış içinde varolduğunu, insanların hayatlarını ancak bu akış içinde başka hayatlara bakarak anlamlandırdığını öne sürmüştür.

Batının müspetçiliği ile doğunun metafiziğine (idealizmine) karşılık gerçek materyalist kavrayışı şöyle ifade ediyor Kıvılcımlı: Gerçek materyalizmin ana düşüncesi; gerçek dünyaya (doğaya ve tarihe) herhangi bir idealistçe kuruntu taşımadan bakmak, gerçek dünyayı olduğu gibi görmektir. Diyalektik materyalizmde bu anlayışın dışında atfedilecek hiçbir mutlak ve sabit fikir, hiçbir doğma (nas), hiçbir başka gerçek yoktur. Olanı olduğu gibi görmek: “materyalizm bundan başka bir şey göstermez” (Engels). (Diyalektik Materyalizm, Derleniş Yayınları, 5. Baskı, S.29) “Ortaçağ toplumu da çok defa sanıldığı gibi durgun değildir. Zamanla bezirgan ilişkileri ilerledi. Büyük ulusları meydana getiren geniş pazarlar doğdu. Mal alışverişinin, endüstrinin ilerlemesi, burjuva iktisadiyatının gelişmesi, Eski Yunanlıların yahut Mekke Araplarının akıllarından bile geçmeyen olgu ve ilişkileri ortaya attı. Artık sadece eski kitapları kurcalamak sadra şifa (gönül ferahlığı) vermedi.” (S.35)

Tarımsal ekonomileri ilerleten güç üretimdi. Düşünce dünyasında da bu atılım durmamış çok tanrıcılıktan tek tanrılı dinlere geçişle çağın anlayışına uygun sürüp gitmişti. Sonra tıpkı tanrısal krallar gibi bu dinlerin hepsinde yeniden şekil veren kendince yönetme yetkisi tanınan kimseler, topluluklar (tarikat, mezhep vs.) türemiştir. Ayaklanmaların nedenleri de bu toplumsal olayların kökeninde ve tarihsel koşullarda yani çelişki ve çatışmalarda aranmalıdır.

İslam kültürü de diğer dinlerde olduğu gibi zamanla değişik yorumlara uğradı. Ortodoks anlayış, din veya öğretide inanç, kanun ve geleneklere sıkı bağlılık demekti. Ortodoksluğun tezatı sayılan heteredoksluk ise düşünce ve davranışta ana akımdan, kanonik alandan sapmış olmak, farklı düşünmek anlamına gelir. Kutsal metin ve din kurucusunun gösterdiğinden farklı düşünmek gibi bir mana çıkarılabilecek heteredoks yaklaşıma göre Arapça doğru gerçek anlamında sahih olduğu varsayılan “yüksek İslam” yorumu, merkezinde medrese ve ulemanın olduğu, kaynağını Kur’an ve Hadis’ten alan, İslam medeniyeti tarihinde birçok devlete resmi ideoloji olmuş bir Ortodoks İslam yorumudur.

Ortodoks İslam, şehirlerde yaşayan, sistematik kurallara bağlı, islamın monoteist (tektanrıcı) yanlarını vurgulayan ve yazılı kültüre yaslanan bir yoruş biçimidir. Siyasal olması yani siyasal otorite ile yakın ilişkiye dayanması en göze çarpan özelliğidir. Buna karşılık “halk islamı” heteredoks öğeleri barındırır, genelde kırsalda yaygınlık gösterir, sözlü kültüre dayanır, çoğulculuğu öne çıkarır, ibadetlerde cinsiyet ayrımı gözetmez, siyasal otoriteye mesafeli ve evliya kültürüne önem verici niteliklere haizdir.

İsmet Zeki Eyuboğlu “ayaklanmalar, toplumların sarsıntılı dönemlerinde ortaya çıkan, toplumun yapısının özelliklerini taşıyan olaylardır” diyordu. (Şeyh Bedreddin ve Varidat, Der Yayınları. 4. Basım, S. 32). İnsanla Tanrı’nın bir olduğunu ileri süren Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Tanrıyım) dediği için Bağdat’ta asılmıştır (922). Anadolu’daki ilk dini ayaklanma Selçuklu yönetimi ve zenginlerine karşı düzeni değiştirmek için Baba İshak önderliğinde başlatılmış ama başarısız olmuştur (1239). Bütün bu olayların kökeninde de tarih boyunca uzun göç yolları üstünde yeralan Anadolu’nun kadim halklarının ve kültürlerinin izlerini aramak gerekir. Mevcut düzene karşı ortaya çıkmış Batınilik kolları; Babailik, Mazdakilik, Babekilik, Kalenderilik, Haydarilik vs. birbirine benzer özellikler taşır.

İsmet Zeki Eyüboğlu, “Beş İslam mezhebi dört yüzü aşkın tarikat Kur’an’ın, hadis’in yorumlarından doğmuştur. Kur’an yorumlarının değişikliği, çokluğu, tarikatların mezheplerin sayısızlığı toplum çalkalanmalarının birer yansıması olmaktan öteye geçmez.” demekte. Mutlu azınlık hangi çağda çıkarı sarsılsa din adına ortaya çıkacak toplum çalkantısı yaratabilecek bir şeyh bir tanrı adamı bulabilir kolayca ancak bu şeyhin de o mutlu azınlık adına çevresindekilere buyruk salabilmesi için onunla eş inanç düzeyinde olması gerekir. Selçuklularda, Osmanlılarda mutlu azınlık Sünni inançlara bağlıydı, bu yüzden alevi denen karşıt görüşlüleri ezmede kendilerinden olan orduları kolayca kullanabilmişlerdi.” demektedir. (a.g.e., S.158)

Bedreddin hareketini de toplumdaki üretimden başlayan bir dizi sosyo-ekonomik ilişkilerin neticesi olarak görmektedir. “İlk çağlarda yalnız egemenlik için yapılan savaşların yerini ortaçağda din yolunda, tanrı uğruna yapılanlar almıştır. Toplum çalkalanmalarının başlıca nedeni de din savaşları olmuştu. Oysa din ancak kandırıcı bir nedendir, onu ileri sürerek savaşanların başka çıkarlar sağlamak istedikleri, savaşta yaptıklarından anlaşılmaktadır. Bizans’ı, Anadolu’yu, Kudüs’ü soyan tapınaklardaki değerli kutsal nesneleri bile çalan haçlılar bunun en somut örneğidir. İslam dininde pek geçerli olan, savaşçıların ağızlarını sulandıran ganimet, yenilen düşmanın malını, kızını, kadınını ırgalamak, üstelik bunları tanrı adına yapmak arınmış bir din sevgisiyle olmasa gerek. Anadolu ortaçağ boyunca, böyle din yolunda savaşan soyguncuların yarattıkları çalkalanmalardan, sarsıntılardan kurtulamamıştır. Ortaçağda görülen toplum çalkalanmalarının kökeninde din kılığına bürünmüş çıkarcılığın yattığını görmek için bilici olmak gerekli değildir. Din, belli örtüler içinde, çıkarın aracı olmaktan öte geçememiştir. Toplum, kendi yapısı gereği, değişik inançların ardından koşan kurumların doğmasına, gelişmesine elverişlidir. Özellikle Anadolu insanlarından oluşan inanç kurumlarının tek doğrultuda gitme olanağı yoktu Anadolu’nun geçirdiği toplum çalkalanmaları onun üzerinde yaşayanların yarattıkları birer olay olmaktan öteye geçemez. Şeyh Bedreddin olayı da bu çalkantılar süreci içinde beliren fışkırmalardan biridir. O olmasa, başka bir benzeri olacaktı, toplum buna elverişliydi, bu kaçınılmaz bir tarih gerçeğidir.” (a.g.e., S. 163-164)

İlk haçlı seferlerinin de Müslümanların Hristiyanlara zulüm yaptığına ve Doğu’da büyük hazinelerin bulunduğuna dair söylentilerle başladığı bilinir. Hristiyanlar İsa’nın doğum yerini Beytüllahim ya da Nasıra kabul ederler, bugünkü İsrail ve Filistin topraklarındaki “Galile (Celile)”yi Meryem, Yusuf ve İsa’nın vatanı sayarlar. İsa’nın doğum yeri gösterilen Nasıra adından yola çıkarak Hristiyanlık aynı zamanda “Nasranilik” olarak da adlandırılmaktadır. 1095’te toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmada Papa II. Urbanus, kilisenin çıkarlarını düşünerek Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un da yardım istemesini öne sürerek, hem birbirleriyle çatışan derebeylerinin arasındaki düşmanlıkları başka tarafa çevirmek, hem de kutsal sayılan toprakların ele geçirilmesini sağlamak istemiştir. Haçlı seferlerine katılanların kiliseye borçlarının silineceği ve günahlarının bağışlanacağı da iddia edilmekteydi. Ne var ki, Kutsal yerlerin yağmalanıp yıkılması bir yana sadece Müslüman ve Yahudilerin değil, katliamdan payını alan Doğu Hristiyanlarının tapınakları da talan edilmiştir. Ortaçağ şövalyeleri ve yoksullarını zengin olmak hayaliyle iki asır sürecek bu seferlere iten ilk hareketin din adamlarının cevaz vermesiyle başladığı açıktır.

Werner’e göre Bedreddin sınıf düzenini yıkmaya yönelmedi Ona göre Osmanlı hanedanı ortadan kalkmalıydı. Toprağı fethedenle o topraklarda eskiden beri yaşayanlar birleşmeliydi. Fakat bu mevlevilerdeki gibi üst kademede bir hoşgörü değil tersine aşağıdan olmalıydı. Böylece Avrupa’nın yeni başlayan sömürge düzeninin önüne güçlü bir Güneydoğu Avrupa Bloğu çıkarılmış olacaktı: “Hareket, yalnız İslami tarikatların geleneksel eşitlik ve özgürlük düşünce yapısını yeniden üretmekle kalmıyordu, aynı zamanda esaslı yeni bir düşünceyi de getiriyordu: Dirlik içinde bir toplumun ifadesi olarak dinsel hoşgörü.” (a.g.e., S.110)

Bedreddin hareketinin Werner’e göre stratejisi “dinlerin uzlaşması teorisiyle yerli halkın ve slav aristokrasisinin desteğini almaktı”. Bedreddin, Hristiyan ve Bulgar sipahilerini de kazanmaya çalışmıştır. Kitabından aktarılan görüşlerde Noviçev, özellikle köylüler söz konusu olduğunda ayaklanmayı antifeodal köylü hareketi olarak tanımlar. Trefinova ise hareketi değerlendirirken biri halkı radikal (Mustafa), diğeri halkı kendi amaçları için kullanan feodal ve ölçülü (Bedreddin) iki kanattan kurulduğunu belirtir. Ancak isyancılara destek anlamında sipahiler ve makam sahiplerinden bir şey gelmemiştir Bedreddin’in maiyeti daha çok yörük, akıncı ve hristiyan köylülerdir. Bedreddin bir komplo sonucunda padişahın eline düşer ve 18 Aralık 1416’da asılarak öldürülür.

İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre Şeyh Bedreddin yazdıklarından dolayı değil onun gibi düşünmeyenlerin tanıklıklarına inanılarak suçlanmıştır. Onu yargılayan tarih yan tutan, belli bir inancın etkisinde kalan, eleştirici bilinçten düşüncenin değerini bilmekten yoksundur: “Osmanlı toplumu, daha aydın, daha ileri bir uygarlık aşamasında olsaydı Şeyh Bedreddin, kendini ölüme götüren düşüncelerinden dolayı, bir dinsiz olarak değil, toplum düzenini maddeci bir yaşama anlayışı üzerine oturtmak isteyen devrimci bir kişi diye yargılanırdı. Oysa böyle olmadı, onun olduğu ileri sürülen düşünceler maddeci bir felsefe akımı ile bağlantılı görülürken, yargılanması, ölüme çarptırılması dinsel inançlarından dolayı oldu.” diyordu. (a.g.e., S. 34)

Müridi Börklüce Mustafa’nın sınıfsal yapının parçalanması ve toplumsal eşitlik gibi radikal ereklerinin yanında Bedreddin, Katolik hristiyanlığa karşı Ortodoks ve Slavların bir İslam ve hristiyanlık imparatorluğunda ekonomik ve düşünsel olarak birleştirilmesini hedefliyordu. Buna göre Bedreddin ıslahatçı (reformcu ) idi. Mevcut düzende bazı değişiklikler yapma ve onu yeniden biçimlendirme taraflısı görünüyordu.

Bedreddin dinsel eşitlenmeyi amaçlıyor, yeni dinin yeni bir devlet idealinin birbirlerini yükseltmesini istiyor; insani ilişki ve sömürünün ortadan kalkmasını tasarlıyordu. Mustafa’da bu sınıfsal mücadele olarak hoşgörü ve hümanizmle yetinmeme şeklinde görülüyordu. Düşünceleri yaşadıkları dönemde başarısızlıkla sonuçlansa da tarihi bir parça ilerletme Latin dünyasının yanına kendini sağlamlaştıran İslam ve hristiyan bölge koyma olanağını içinde barındırıyordu. Bununla F.Engels’in kastettiği periyodik çatışmaların mukadder dolaşımında gedikler açıyorlardı; ayrıca bununla dünyanın ilerlemesine katkıda bulunuyorlardı. (a.g.e., S.112)

Bedreddin Mustafa’dan farklı olarak yalnız basit köylülere ve göçebelere değil, aynı zamanda sipahilere de sesleniyordu. Bedreddin’in ilk başta sancak düzenini ve tımar sistemini değiştirmeyi düşünmediği ortaya çıkar. Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan topraklardan büyük bir kısmı doğrudan doğruya padişahın otoritesi altında idi. Fethedilen topraklar sancaklara bölünüyordu. Sancakların birleşmesiyle de eyaletler meydana geliyordu. Sancaklar subaşı gözetiminde vilayetlere ayrılır, buralarda tımar sistemi uygulanırdı. Devletin gelirleri, bir takım görevler karşılığı idarecilere ve sipahilere tahsis edilmekteydi ve padişahın buyruğuna tabi olan sipahiler kamu düzenini sağlamak, yeni fetih savaşlarına da katılmaktan mesuldu.

Avrupa’da Rönesans (Yeniden Uyanış) hareketinin gelişmesine karşılık Şeyh Bedreddin’in yaşadığı dönemde, İslam ülkelerinde önemli gelişme olmadı. Oysa Ernst Werner’in de belirttiği gibi aynı dönemde hristiyan Avrupa’da farklı olarak görülen şey, sınıfsal mücadelenin yükselmesiyle beraber hukuki ve ekonomik alanda ortaya çıkan gelişmelerdir. Ütopik güçlü serpintilerin üzerine ufku açıcı çok önemli kolektivist fikirler filizlenmişti. Osmanlı toplumu ise kadim dinlere ve inanç çeşitliliğine rağmen Arap ve İran olmak üzere dil ve din etkisiyle iki “büyük” ulus ve kültürün egemenliği altında sıkışıp kalmıştır. Halbuki Anadolu bunlardan önce gelişen sayısız uygarlığın doğuşuna beşiklik, tanıklık etmişti. 14. ve 15.Yy’da Anadolu’da Osmanlı ve Selçuklularda saray yönetimi ve çevresinde Arapça ve Fars kültürü ile Fars dili egemen olmuş, Türk Dili küçümsenmiş, köylü ve avam (halk) dili olarak görülmüş, arka plana itilmiştir. Türkçe konuşan yoksul, eğitim alamamış, topraksız göçebe ve yarı göçebe kesimler, aşiret bağlarını koparamamış ve yerleşik düzene geçememiş Türkmenler, Yörükler ve diğer halklar da bu nedenle benzer küçümsemenin ve dışlanmanın konusu olmuşlardır. Taner Timur bu durumu şöyle ifade etmektedir:

“Geleneksel Osmanlı kaynaklarında Türkler iki şekilde ele alınmışlardır. Bunlardan birincisi, Kutsal Tarih’i teşkil eden ‘silsilename’nin bir halkası oluşlarıdır. Bu anlamda İslam uygarlığı tarihinde onurlu bir yer işgal etmişler ve İslam’ın kılıcı olarak daima övgü konusu olmuşlardır. Osmanlılar da bu bağlamda Türk kökenli olduklarını hiçbir zaman unutmamışlardır. Bununla beraber Osmanlı toplumu klasik çağın kurumsal istikrarına kavuşurken, Türklük sorunu ikinci bir şekilde daha ortaya çıkıyordu. O da yerleşik bir uygarlığın geri kalmış, göçebelik halini korumuş unsurlar oluşlarıyla ilgiliydi. Burada söz konusu olan elbette ki Türklerin bir kısmıdır; Türkmen ve Yörük aşiretleridir; fakat yönetici zümre hem çeşitli karışımlarla etnik saflığını kaybettiği hem de -daha önemlisi- kendini dini terimlerle tanımladığı için Osmanlılarda ‘Türk’ terimi giderek küçültücü bir anlam kazanmaya başlamıştır. Gerçekten de 16.yüzyıldan itibaren Osmanlı vakayinameleri Türkleri aşağılayıcı sıfatlarla doludur ve ‘kaba Türk’, ‘cahil Türk’, ‘idraksiz Türk’ vb. gibi nitelemeler Osmanlı kroniklerinde bol bol rastlanan ifadelerdir. Ancak tekrarlayalım ki bu sıfatlar göçebe ve yarı göçebe hayat tarzından yerleşik uygarlıklara geçiş sürecinde ortaya çıkmış ve geçişe uyum sağlayamamış unsurlar için kullanılıyordu. Uygarlık gelişiminin ortaya çıkardığı bu horlayıcı davranış daha önceki devletlerde de kendini hissettirmişlerdi. Örneğin Mevlana Celaleddin Rumi ve nizami’nin eserlerinde görüldüğü gibi, Selçuklu uygarlığında da Türkler köylü ve cahil olarak horlanmaktaydı.” (Osmanlı Kimliği, İmge Kitabevi, 5. Baskı, S. 166-167)

Şeyh Bedreddin’in sunni din adamlarının hücumuna uğramış görüşleri temel alındığında “Panteizm” yani evrenin bütününü tanrı kabul eden bir düşünceyi ileri sürdüğü görülür. Panteistlik (Tüm Tanrıcılık) Tanrı’yı doğayla bütünleştirdiğinden doğa tanrıcılık olarak da adlandırılır. Bedreddin bu görüşlerini “Varidat” adlı kitabında dile getirir. Arapça Tevhid yani birleme; Tanrı’nın birliği; tanrı-insan-evren üçlüsünün birliğidir. Vâridât’ta geçen tevhid sözcüğünden anladığı da bu üçlünün sağladığı birliktir.

Ernst Werner’e göre Türkiye tarihinin en önemli olayı olarak nitelendirilen Bedreddin ve yoldaşlarının isyanı başarılı olsaydı Avrupa’ya karşı güçlü bir blok ortaya çıkarılmış, Türkler ve Slavlar: Balkan halklarının yaşamış olduğu acılar da yaşanmamış olacaktı. Werner, “Türkiye halkının tarihi yeniden yazılmalıdır. Bu Türkiye Marksistlerinin bir görevi olarak durmaktadır.” diyor. Varılmak istenen yol, İslam ve Arap kültürü ile Fars Kültürü etkisinde eski uygarlıkların ve Türklerin inançlarından da beslenen Anadolu ve çevresinde etkisini sürdüren birtakım düşünceler ve inançlar (mehdilik) gereği olarak insanlık var olduğu müddetçe, daha doğru ve daha yetkin olana dönük bir arayış sonucudur.

Günümüzde de Bedreddin, kimilerine göre dini kendi inançlarına göre yorumlayan, her türlü düşünce ve inanca saygı gösterilmesini isteyen sufi bir isyancı, kimilerine göre ortak mülkiyet ve eşitliği savunan devrimci, kimilerine göre de az olanın yanında onu yücelterek ve kendi de yücelerek gönüllerde “şah” makamına oturmuş bir bilge olarak tanımlanmaktadır. Egemen ve sömürücü çevrelere karşı yoksul, ezilen halkların yanında, aydın ve kahraman bir kişi olarak taçlandırılmıştır. Şeyh Bedrettin, eserlerinden de çıkarılabileceği gibi yaşadığı dönemin kültürü içinde geçerli olan ve el üstünde tutulan İslami bilgiler (Fıkıh, Hadis, Kelam, Tefsir vs.) konusunda da çok iyi bir eğitim almış en üst makamlara kadar ulaşmış bir kişidir. Şeyh Bedreddin’i bu nitelikleriyle değerlendiren Süleyman Zaman düşüncelerinin gelişimi ve tatbik edilmesi konusunda şu görüşü paylaşır:

“Her insan, özünde yaşadığı zaman ve mekânın bir ürünüdür. Bu anlamda, Şeyh Bedreddin de yaşadığı dönemin sosyo-politik; sosyo-ekonomik ve sosyo- kültürel verilerinden etkilenmiştir ve düşün gıdasını bu verilerden almıştır. O dönem, ortaçağ kültürünün en belirgin değeri olan ‘din kültürü’ tüm topluma egemendi. Anadolu da, o süreçte, insanlar aç, yoksul, perişan ve gelecekle ilgili güvensizlik yaşamaktadır. Oysa hiçbir inanç, bu dirimsel gerçekliği duayla, ibadetle gideremez. İşte sorunda tam burada çıkmaktadır. Söz konusu bu toplumsal yapı içinde, ‘Ortodoks İnancın’ egemen yanlısı bir inanç olarak ortaya çıkması nedeniyle, ezilen ve baskı gören halkın da karşıt bir inanç geliştirmesi diyalektiğin bir sonucudur. Bu koşullarda, toplumun dinamik güçlerinin karşı tezleriyle, muhalif bir inanç da beden bulmuş ve böylece Heterodoksi gelişmiştir. Yaşamın pratiğine uygun gelişen ve günün maddi dayatmalarına, dirimsel koşullarına göre beden bulan bu inanç, dünyasal yaşamı önemseyen, biçime değil, öze önem veren bir anlayışın yansıması olarak Bâtınilik ortaya çıkmıştır. Anadolu’da, Bâtınilik, muhaliflerin inancı olmuştur. Bu inanç, kaynağını tasavvuftan almıştır.” (Süleyman Zaman, Şeyh Bedreddin Simavi , Yaşamı, Dünya Görüşü ve Eserleri)

-III-

Gerek feodalite devrinde ve gerekse ticaretin geliştiği manifaktür döneminde Avrupa ekonomisinin özellikle tarıma dayanması, büyük bir işgücü gerektiriyordu. Sömürgeler, bu statü içerisinde birer işgücü deposu ve tarımsal ürüne dayanan ticaretin pazarlarıydı. Bu nedenle, derebeylik döneminde , Avrupa topraklarının gereğince kullanılabilmesi için insanların bulundukları topraklardan ayrılması yasaktı. Yabancı diyarlardaki topraklarla ilgilenmeleri istenmiyordu.

Demirtaş Ceyhun, Doçent Doktor Yılmaz Altuğ’un “Yabancıların Arazi İktisabı Meselesi”nden alıntılıyor: “Derebeylik esaslarına göre yabancı bir toprakta muayyen bir müddetten fazla kalanlar tabiiyetlerini değiştirmiş farz olunurdu. Devletler, tebaalarının üzerinde hakimiyetlerinin son bulması demek olan böyle bir vaziyeti yaratmamak için vatandaşlarının yurt dışı seyahat ve ikametlerini tahdit etmişlerdi.”

Yeni sömürgecilik anlayışıyla derebeylik devrindeki yasak kendiliğinden ortadan kalkıyordu. Çünkü gelişen sanayi için yeni hammadde kaynakları bulmak, sömürge ürünleri yetiştirmek ve ticareti denetleyip emniyet altına almak için yabancı diyarlarda toprak sahibi olmak zorunlu hale geliyordu.

Bu dönemden sonra dünyanın dört köşesine işgücü, sermaye ihracı başlar. Avrupalılarca sömürgelerde toprak yağmalanmaya başlar. Osmanlı da bu olgu dışında kalamaz. Kapitülasyonlar yoluyla Fransız ve İngilizlere geniş imtiyazlar verilir: 1835 ve 1838’de…

1838’deki İngilizlerle Ticaret Antlaşması kapitalist İngiliz devletinin Osmanlıya attığı ilk çengeldir. İngiliz ve Fransız zoruyla başlayan Kırım Savaşı sonrası Paris-Viyana kongrelerinden sonra yine onların teşvikiyle Tanzimat, Hatt-ı Hümâyûn ve reform hareketleri başlar. 1854’te İngilizlerden ilk borç alınır. Azınlıklar ticari/dinsel özgürlükler kazanır. Kültürel sömürgeleşmenin de yolu açılır.

Yarı-sömürgeleşmenin ikinci basamağı ise 1858’deki “Arazi Kanunname-i Hümayun”udur. Yabancıların baskısıyla çıkartılan bu kanunla devlet topraklarının mülkiyeti şahıslara ve yabancılara aktarılıyor, hem idari düzen hem de merkeziyetçi yapı Asiatic toplumun sosyal ve ekonomik yapısıyla organik bir kaynaşma içinde gelişim ve ekonomik hayatın yapıcı ve yaratıcı gücünü koruyan statüsünü ortadan kaldırıyordu.

Avrupalıların baskısıyla o zamana kadar İslam hukukuna uygun görülmeyen yabancılara toprak satışına da 1867’deki kanunla izin verilmiştir. Böylece asiatic yapıdan yabancı uydusu kapitalist düzene dönüşümün temeli atılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin sömürge düzenine hazırlanmasının basamakları, 1838 Ticaret Antlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1858 Arazi Kanunu, 1867 Yabancılara toprak mülkiyeti hakkının sağlanması (Sefer Kanunu) ve 1883 Duyunu Umumiye İdaresi’nin kurulmasıdır. Bu ekonomik sömürünün son halkasıdır.

1867’deki kanunun çıkmasıyla ilk yağmacı devletler de Fransız ve İngilizler (1868) olmuştur. 1874’te bu yağmaya ABD’de katılmıştır. Birkaç aydın dışında da bu duruma sesini çıkartan da olmamıştır: Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi vs. Ziya Paşa’nın 16 Kasım 1868 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısına da yer vermiştir, Demirtaş Ceyhun (S. 81/83: “Ziya Paşa Feryat Ediyor”…

1856’da Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu tarımsal hammaddenin sağlanması için İngilizler verimli Ege topraklarına ilk demiryolu hattını döşedi (S.35).

1894’te kısa hatlarla Fransızlar İzmir limanına bağlıyor, ardından Bağdat demiryolu hattının imtiyazını da İkinci Abdülhamit Almanlara veriyordu. Almanlar bira, İngilizler pamuklu dokuma sanayi için hammadde peşindeydi. Yabancı sermaye 40 yıl süreyle tütün tarımının da imtiyazını almıştır. İngilizler kömür ocaklarına da el koymuştu. Sonuçta siyasi egemenlik de emperyalistlere geçti. Sevr ve İstanbul’un işgali ardından Osmanlı Devleti’nin bölüşülmesi ve Cumhuriyetin kuruluşuna sömürgeleşmeyle başlanıyordu.

Seyyit Nezir, Demirtaş Ceyhun’un “Türk Edebiyatındaki Anadolu”, “Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler” ve “Ah Şu Biz Göçebeler” adlı kitaplarda Anadolu Türklerinin göçebelikten yerleşik yaşamına geçemediğini, köylüleşmeyi bile başaramadığını birçok örnekle ifade ettiğini belirtmektedir (S.92). Türk Edebiyatındaki Anadolu adlı kırsal kesim romanları işleyen kitabında.

Demirtaş Ceyhun ekonomik ve sosyal kalkınma için ilk şart olarak kamulaştırmayı, sanayileşmeye yönelmek için önünde engel gördüğü toprak ticaretinin ortadan kaldırılmasını savunur (S.93).

Din devlet İlişkilerine gelince… Din salt moral/metafizik bir olgu olarak ele alınamaz, bilimsel olarak. Din insanı bütün edimlerine varıncaya kadar kuşatmakta bilincine egemen olmakta. Bu nedenle dinin toplumun kendine özgü tarihsel gerçekliği ile eleştiriye tabi tutulmasını savunur.

Devlet dini-halk dini ayrımına vurgu yapan Ceyhun, despotizm ve devlet gücünün kullanılmasında dinin yardımcı (afyon) olarak kullanılmasından dolayı dinsel açıdan halk ve devlet arasında bölünme ortaya çıktığını belirtir. Bunun ortadan kalkması için de din eleştirisinin; bilimsel çözümlemenin yapılması gerektiğini savunur.

Sosyal ve ekonomik açıdan mutluluğa erişemeyen halk (manevi kurtuluş özlemiyle) dine sarılmış, din, devlet erkinin denetiminden çıkmıştır. Kurtuluş savaşına bile yabancılaşan halk dini tabulaşmış, halk dini bölünmüştür (tarikatlara).

Hristiyanlığın toplumsal ilkeleri de (kendisini gerekli kılan, toplumsal bozukluk dönemlerinde çıkmasına rağmen) insanlara alçalmayı, boyun eğmeyi öğütlüyor, diktatörler için elverişli olan bu özelliği dinin kitlesel etkisinin önemini bilen krallar tarafından da görülüyor. Hristiyanlık devletin gücüne eklenerek resmi dinine dönüşüyordu. (Bab-6, Luka İncil’i) (S.103).

Halk dini, hristiyanlığın yozlaşarak despot yönetimin çıkarına kullanışlı hale gelmesi ve dünya iktidarı için vasi hale gelmekten kurtarılması için keşişlik teşkilatı doğmasına yol açıyordu: Cluny (Kluni) reformu devlet ve halk dini ayrımının da başlangıcıdır.

Halk kültürünün, sosyal-ekonomik gelişmelerin temelinde din eleştiri ve halk ayaklanmaları (hareketleri) yatar ki köle-efendi mücadeleleri sonucunda dinin baskı aracı olarak da kullanılmasına karşı halk dini arayışlarının bir sonucu olarak gelişmiştir; dinin siyasallaştırılmasına tepki olarak…

Kuran, hadis ve fıkıh’ta yeralmadığı halde mesianik (mesihlik) fikirleri (mehdilik) hristiyanlarla 11.Yy’da batınilik yoluyla müslümanlığa da girdi. Devlet dinini temsil eden siyasi erk batınileri baskı altına almasına rağmen halk diniyle ilgili gelişmeleri etkileyememiştir (S.118). “Bu mehdilik inancı, hristiyanlıktaki mesihlikle hemen hemen aynı idi. Mehdi de mesih gibi kötü yola sapmış, günahkar olmuş yeryüzü insanlığını esenliğe kavuşturmak ve temizlemek için gökten inecek, kafirlere, kötülere karşı cihat açacaktı (S.113).

11.Yy’da Muhammed-Halifeler tarafından tam kurulmuş asiatic devlet sosyal fonksiyonlarını başaramaz duruma gelmiş, daha sonraki hilafet karşısında Batınilik hareketleri güçlenmiştir.

Mehdi inancı ve halk dini hareketi devlet gücünün zayıfladığı 12.Yy’da Selçukluların Anadolu’ya girmelerinden sonra devlet gücüne karşı gizli direniş hareketi olarak gelişti. “Yani göçebelikten kurtulur kurtulmaz, bir bölgeye yerleşir yerleşmez, hemen kendisine yeni bir kurtarıcı arıyordu.” (S.119). Anadolu Selçuklu Devleti etnik yapıda kavimlerden oluştuğundan din ayrımına yol açmamak için yarı teokratik devlet düzeni kurdu.

1699 Karlofça anlaşmasıyla gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nda halk dini hareketleri yeniden şiddetlendi. 18.Yy’da vahabilik devlet dinine karşı kuruldu.

Misyonerlik faaliyetleri ise 1867’deki Safer kanunu ile (yabancılara toprak mülkiyet hakkı) tanınmasından sonra hız kazandı: Alman , İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Fransız, Avusturyalı vs. sömürgeleştirmek için Anadolu’da yabancı okullar açmaya başladılar. 19.Yy’ın ikinci yarısında toplumun üst tabakalarında kültürel yabancılaşma başladı.

Devlet dini-halk dini ayrımına yol açan tepkileri iki bölümde toplar Demirtaş Ceyhun: Antik toplumda feodalite , kapitalistin despotizmine karşı asiatik toplumda yozlaşan üstün kabile despotizmine karşı tepki.

Sömürgeleşmiş ülkelerde yabancı emperyalist devlet dinlerine ve onların işbirlikçisi kendi devlet dinlerine karşı. Bağımsızlık, kurtuluş, halkçı devlet özlemi taşıyan tepkiler (Modern çağdaki tepkiler).

Buna karşı Seyyit Nezir dipnotlarda Demirtaş Ceyhun’un halk dinine devrimci bir işlev yükleme çabasını, bu konuda kuramsal çerçeve oluşturma girişimini, dine dair olguları gözden kaçırması ve yanlış çıkarsamalara da yol açabilecek bir konu olduğunu vurguluyor.

Direnişleri halk dini olgunlaştırsa da Ceyhun’a göre halkçı kültürün kurulmaması yüzünden iç ve dış etkiler nedeniyle halk dini yobazlık/gericilik şekline dönüşmüştür. Örneğin Nurculuk Hristiyanlık yerine devlete yönelmiş, yabancı sermaye ile desteklenmiştir (S.147).

986 adet Amerikan Barış Gönüllüsünün gayesi de modern misyonerliktir., halk dinini yozlaştırmaktır. Amaç yerli kültürü tarihinden kopartmaktır.

Birilerine karşıt gibi görünse de gerçek islamiyetin karşısında ideolojik (siyasal) islamiyet belirleme sorununu, örnek metinlerle bir yanılsama olarak gören Seyyit Nezir örneğin 31 Mart karşı devriminde Osmanlının toplumsal dinamiğinde varolan din hareketlerini emperyalistlerin gerici amaçlarla kendi çıkarları için kullanmayı başardığını gösteren tipik bir olay olarak gösterir. Halk katındaki geleneklerle, Kur’an düzenindeki katı/resmi teolojik yorumlar arasında, aynı dili konuşan insanlar arasında fark yoktur ve bu nedenle ne emperyalizm ne de küreselleşmeye karşı halk cephesi çıkarmayacağı besbellidir (S.149).

Demirtaş Ceyhun kitabının son sözünde dini törenleri halk düşüncesinin sonucundan çok dinin sembolleşmesinin sonucu olarak görür, halkın dikkatini gerçek dünyadan uzaklaştırmayı amaçlayan bir fetişizm olarak tanımlar.

Halk dinine devlet düzeninin yeniden kurulmasında ve toplumun gelişmesinde büyük rol yükler. Emperyalist hristiyanlıkla işbirliği yapan Osmanlı’ya karşı kurtuluş savaşında dinsel hareketin başarısını yüceltir.

Laisizmi batının kültür emperyalizminin sonucu olarak görüp başarısının sürmemesinde tek engel görür. Zira kapitalist düzende laisizmi bilimsel olarak olanaksız görür.

Seyyit Nezir ise bu yargıya katılmayarak sonunda yüzde 98’inin Müslüman olduğunun altını çizerek İslamcı ideolojinin gelip dayatacağı noktanın İran İslam Devrimi gibi bir sonuç olduğunu vurgular.

Dinin yozlaşmasının nedeni dini denetim altına almak istemesidir (kapitalizm ya da feodalitenin).

Sosyalizmi laisizmin uyuşabileceği en ileri aşamadaki sosyal devlet düzeni olarak görüp bunu elde etmek için toplumsal dinamizmin özü saydığı halk dinini değerlendirmekle mümkün olacağını ifade eder. Toplumsal iç dinamizmin faşizme kaymak yerine bilinçlendirilerek ilerici, sosyalist halkçı düzenci hareketlere yol açacağını aydınların yadsımamasını salık verir.


TAMER UYSAL


Etiketler: TÜRKİYE’NİN GERİCİLEŞMESİ, SÖMÜRGELEŞMESİ VE DEMİRTAŞ CEYHUN’UN “HAǒLI EMPERYALİZM” KİTABI ÜZERİNE NOTLAR (2),

  Kategori: Makaleler

  Tarih: 18.8.2015 01:01:10

  Hit: 354

  Yorum: 0


Bu Yazıya Ait Yorumlar:

     Bu Yazıya Ait Yorum Bulunamadı!

Yorum Ekleme Formu:

 * Adınız Soyadınız : 

 * E-Mail Adresiniz : 

 * Yazıyla İlgili Yorumunuz : 

 * Güvenlik Kodu : 

Tamer UYSAL Hakkında

  Diğer Bilgiler

İsim: Tamer UYSAL
Yer: Türkiye/Bursa
E-Mail: dosteli767@gmail.com
Cinsiyet: Bay
Medeni Hal: Bekar
Meslek: Yazar
Yazdığı Yazı Sayısı: 47
Yapılan Yorum Sayısı: 0

Yazarın Son Yazdığı Yazılar

» DEVLETLER HUKUKU VE DEMOKRASİ
DEVLETLER HUKUKU VE DEMOKRASİ
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun

» YAZDAN KALMA BİR YAZI
YAZDAN KALMA BİR YAZI
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun

» POLİTİK SİSTEM VE SEÇİM
POLİTİK SİSTEM VE SEÇİM
Kategori: Makaleler

Bu Yazıyı Okuyun